GÜNÜN SOHBETİ
"ÇOCUK TERBİYESİ"
Yüce Rabbimizin bizlere bahşettiği sayısız nimetlerden biri de gönül meyvelerimiz ve ciğerparelerimiz olan evlatlarımızdır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Efendimiz (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde bizlere birçok nasihatte bulunmuş, güzel örnekler sunmuştur. Efendimizin çocuklarla olan ilgisi hayatın her alanlarında devam ederdi. Bazen çocuklar onun yanına gelir, bazen de O çocukların yanına giderdi. Bu, kimi zaman onlara olan özlemin giderilmesi, kimi zaman bir ziyaret, kimi zaman da onların bir ihtiyacı için olurdu. Rasul-i Ekrem (s.a.v.) çocukları bağrına basar, öper, omzuna çıkarır, sırtına alır, bineğine bindirir, sofrasına çağırırdı. Onları temiz olmaya teşvik eder, kendilerine sır saklamayı öğretirdi.“Evladım! Evine girdiğin zaman evde bulunanlara selam ver. Bu hem sana, hem onlara bereket getirir” buyurarak çocuklara evlere giriş adabını da öğretirdi. Sohbet toplantılarında çocuklara da yer verir, onları beraberinde davetlere ve hasta ziyaretlerine götürürdü.
Efendimiz (s.a.v), gerek kendi çocukları ve gerekse yakın çevresindeki çocuklarla doğmadan önce ilgilenmeye başlar ve yeni doğan çocukların kulağına ilk telkin edilecek şeyin ‘ezân ve kamet’ olmasını isterdi. Bu telkin, çocuğun daha ilk günden ihmal edilmeyip dinin mukaddesatlarıyla tanıştırılması gerektiğine önemli bir işarettir. Allah Resûlü’nün, çocuğun doğumu sonrasında önemle üzerinde durduğu bir başka husus da onlara ‘güzel bir isim’ verilmesidir. O’nun; “Sizler kıyamet günü kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. O hâlde isimlerinizi güzelleştirin.” çağrısı, Asr-ı Saadet’te yankısını bulmuş ve güzel isimlerin seçilmesine ihtimam gösterilmiştir. Resûlü Ekrem (s.a.v), çocuklar doğduktan sonra ilk yedi gün içerisinde, başlarındaki tüyü tıraş ettirip ağırlığınca ‘sadaka’ vermek, Allah’a şükrün bir ifadesi olarak ‘kurban (akîka)’ kesmek yakınlara, eşe dosta ‘ziyafet’ düzenlemek gibi sünnetler koymak suretiyle, Allah’ın bir kimseye verdiği en önemli lütuflardan birinin çocuk olduğuna ve çocuk terbiyesi konusundaki yükümlülüklerin de doğumla birlikte başlaması gerektiğine dikkat çekmiştir.
Allah Resûlü (s.a.v.), şefkat ve muhabbet dolu bir yücelik timsaliydi. Hicretin 10. yılında oğlu İbrahim, 16 aylıkken hastalanmış ve kucağında vefat etmişti. Bunun üzerine mübarek gözlerinden yaşlar boşalmış; bunu gören Abdurrahman b. Avf, hayretini gizleyememiş ve neden ağladığını sormuştu. Allah Resûlü (s.a.v.), ağlamanın şefkat ve merhamet belirtisi olduğunu, oğlu İbrahim’e yönelerek şu duygularla ifade etmiştir: “Eğer tekrar buluşma vaadi olmasaydı, senin için daha fazla üzülürdük. Yine de senin için çok mahzunuz ey İbrahim! Gözler yaş akıtır, kalb hüzünlenir, lâkin biz Allah’ın hoşlanmayacağı şeyi söylemeyiz.” Allah Resûlü (s.a.v.), çocuklara karşı ilgisini asla eksik etmez ve değerli olduklarını onlara hissettirirdi. Efendimiz (s.a.v.) bir gün evinden çıkmış, torunlarından birini bağrına basarak: “Siz çocuklar insanı bazen cimriliğe, bazen korkaklığa, bazen de cehalete mübtelâ kılarsınız. Buna rağmen sizler Allah’ın en güzel kokulu nimetisiniz.” sözleriyle, onların nadide bir çiçek gibi olduklarına işaret etmiştir. Allah Resûlü (s.a.v.), çocuklara dinî değerleri ve mânevî hakikatleri kavratma konusunda kolaydan zora, esastan furûâta doğru bir yol izlenmesi gereğine işaret etmiştir. Bu sebeple dinî hayatın esası olan ve temeli kalbî tasdikten ibaret bulunan iman esaslarının telkinini, öncelikli olarak ele almıştır. Resûlullah (s.a.v), çocuklara Allah’ın kelâmı olan ‘Kur’ân-ı Kerîm’i öğretir ve ashabına da çocuklarına Kur’ân’ı öğretmeleri tavsiyesinde bulunurdu. Sahabeyi bu hususta teşvik etmek için de şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınızı şu üç hususta yetiştirin! Bunlar: Peygamber sevgisi, Ehl-i Beyt sevgisi ve Kur’ân kıraatidir.
İmandan sonra en önemli vecibelerden biri olan namazın çocuklara kavratılması ve namaz şuuruyla yetiştirilmesinin de çocuk terbiyesinde önemli bir yeri vardır. Kulluk görevleri için her ne kadar buluğ çağı öngörülmüş olsa da, Allah Resûlü, çocuklara yedi yaşına geldiklerinde alıştırmak maksadıyla namazın öğretilmesini, on yaşına geldiklerinde hâlâ namazın ifasında kusurlu davranıyorlarsa, ceza verilerek tedip edilebileceklerini buyurmaktadır. Çünkü çocuk yedi yaşına girince o devreye kadar, kendi gözlemleriyle yapılan şeyleri zaten kavramıştır. Artık bu aşamada sadece onun elinden tutup o güne kadar gözlemleriyle algıladığı şeyleri yerine göre açıklamak, teşvik etmek veya sakındırmak gerekir.
Efendimiz (s.a.v)’in asr-ı saâdeti iman, ahlak, edep, ilim ve amel üzerine kurulmuştur. Bizler bu kutlu yürüyüşü takip etmek suretiyle dünyevî ve uhrevî nimetlere nâil olmak istiyorsak, çocuklarımıza O’nun gibi davranmak, onun gibi örnek olmak zorundayız.
Sohbetimi bir hadis-i şerif mealiyle bitiriyorum: “Çocuklarınıza güzel davranıp iyilik ve ikramda bulununuz
Onları en güzel şekilde terbiye ediniz.”
Hayırla Kalın.