GÜNÜN SOHBETİ

 

"BÂTILA TEMAYÜL ETMEMEK, BÂTILI TAKLİT ETMEMEK"

 

İslâm, insana kendi aslına dönmesi için yapılmış bir çağrıdır. İlâhi emir ve yasaklar, bize sahte kimlik ve maskeleri bir kenara bırakmamızı söyler. Amaç, “Ben kimim?” sorusuna doğru cevap vermek ve bu cevaba göre yaşamaktır.

 

Uzun bir süredir kendi benliğimizden uzakta yaşıyoruz. Kendimiz olma vasfını yitirdiğimiz için kendimize ait bir hayat alanından yoksunuz. Etrafımızdaki çizgiler, renkler, sınırlar, tonlamalar başkalarına ait. Bunun yol açtığı yabancılaşma duygusu hepimizde bir rahatsızlığa, bir oturmamışlığa neden oluyor. Adını koymaktan kaçıyoruz ama Türkiye ve İslâm dünyası “kendisi olamama” hastalığının pençesinde yaşıyor.

 

Oysa İslâm’ın tarih sahnesine çıkışı, Allah’ın yeryüzündeki halifesi ve adaletin muhafızı olan insanın kendi aslını, özünü bulması hareketidir. Tevhid inancının insana bakan yüzü budur: Eşref-i mahlûkat olarak insan, her tür puttan, sahte otoriteden, kendi nefsinden uzak duracak, onlara başkaldıracak ve asıl mabuduna yönelecek...

 

Cenab-ı Hak insanın bu asıl vasfını vurgulamak için, bizim ibadet ediş şeklimizi bile farklı kılmış. İnsan, yaratanına bilinçsiz bir şekilde ve herhangi bir biçimde değil, belli bir şuur ile ve sünnet-i seniyyeyi takip ederek ibadet edebilir. Çünkü insanın özü, yaratıcısına olan borcunu ödemektir. Nitekim din kelimesi, d-y-n kökünden türetilmiştir ve “borcunu ödemek” manasına gelir. Rabbine borcunu ödemeyen, insan olma vasfının en önemli rüknünü yitirmiş demektir. Bu manada insanın Allah’a inanması ve O’nun rızasına uygun bir hayat yaşaması, “kendini bulma” mücadelesinin nihai amacıdır.[1]

 

Peygamber Efendimiz’e İttiba Farzdır

 

Bir kimse Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ve Resûl-i Ekrem'in de bizlere tebliğ buyurduğu şeylerin hepsini kabul ve tasdik etmedikçe ve onlarda birçok hikmetin bulunduğuna samimiyetle teslim olmadıkça iman etme şerefine nâil olamaz. Gerçek selâmet ve saadetimiz, Hz. Peygamberin (s.a.v) göstermiş olduğu yolu takip etmekle mümkündür. Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Sizden birinin arzusu (ve temayülü) benim getirdiğim şeylere tâbi oluncaya kadar gerçek manada iman etmiş olmaz. "[2]

 

Resûlullah Efendimizin (s.a.v) tebliğ buyurmuş olduğu İslâm dini, bizlerin dünyada ve ahirette refah ve kurtuluşumuzu temin edecek hükümleri cemetmiştir. Bizler bu mukaddes hükümler dairesinde çalışırsak dünyanın en yüksek refah seviyesine sahip bir millet olarak yaşayabiliriz. Nitekim İslâm tarihinin şanlı sayfaları buna şahittir.

 

Doğu ve Batı'daki müslüman toplumlarına gerekli olan şey, kendi mübarek dinlerinin yüksek hükümlerine riayet etmek, lüzumlu ilimler ve fenler ile donanımlı olmak, başka milletlerin fen konusundaki çalışmalarını takip edip onlardan geri kalmamaktır. Bunun yanında onların, dinimiz ve örfümüzle alakası olmayan toplumsal âdetlerini, sefahat içindeki yaşamlarını taklit etmeye tenezzül etmemektir. Aksi takdirde kendi varlığımızı kaybeder, mahvolup gideriz.[3]

 

İslam Özel Kültür ve Geleneklere Sahiptir

Biz hiçbir endişe taşımadan başka kültürlerin uygulamalarını, örf adetlerini hayatımıza katıyoruz. Hatta bazı özel günlerini biz de benimsiyor ve kutluyoruz. Peki, biz de taklit ettiğimiz toplumlardan bizim bir bayramımızı benimseyip kutlamalarını istesek acaba nasıl bir cevapla karşılaşırız?

 

İslâm ümmetinin kendine has özellikleri nelerdir?” diye bir soru yöneltilse, hemen hepimiz namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetleri ve İslâm’ın şekillendirdiği ahlâkî değerlerimizi sayarız. Dolayısıyla biz müslümanlar olarak diğer din mensuplarından kendimize ait ibadetlerimiz ve kültürümüzle ayırt ediliriz. Bu özelliklerimizi korumaya da gayret gösteririz. Çünkü değerlerimiz bizi bir arada tutar, birlikte yaşamamızı mümkün kılar ve yabancı kültürlerin baskısı altında kimliğimizi kaybetmemizi engeller.

 

Bunlardan uzaklaşanlar ise kendilerini ne kadar korumaya çalışırlarsa çalışsınlar, değerlerinden yavaş yavaş taviz verirler ve bulundukları ortama benzemeye başlarlar. Kendileri olmasa bile çocuklarını muhafaza etmeleri son derece zorlaşır. Hatta çocuklarını maneviyat yoksunu bir dünyada kaybedebilirler.

 

Avrupa’da yaşayan kardeşlerimiz bu acı gerçekle çok daha yoğun bir şekilde yüzleşmektedirler. Şayet kendilerini ve çocuklarını koruyacak, değerlerine sahip çıkmalarını sağlayacak cemaatleri yoksa, ne kadar mücadele ederlerse etsinler, çevre baskın gelecek ve önce çocuklarıyla aralarında çatışmalar yaşanacaktır. Çatışmanın ardından da evden kopma ve birbirinden uzaklaşma başlayacaktır. Yabancı kültürlerin etkisi altında kalan İslâm ülkelerindeki durum da aşağı yukarı aynıdır. Gördüğümüz, yaşadığımız acı tablolar İslâmî değerleri canlı tutmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.

 

Hz. Peygamber (s.a.v)’in müminlerin yaşayış ve adetlerini bütünüyle diğer din mensuplarından ayırmaya çalışmasının hikmetlerini iyi anlamamız gerekir. Allah Resulü (s.a.v) Medine’de güçlü bir devlet kurduktan sonra bile “ümmetini farklılaştırmaktan” asla taviz vermemiştir. Müslümanların diğer din mensuplarından ayrı bir hayat tarzı oluşturmasına özel önem vermiştir. Yeni bir medeniyet yürüyüşü başlattığı için ümmetinin diğer kültürlerden farklı olmasına çabalamıştır. “Biz güçlendik ve bölgeye hakim olduk, hayat tarzı hususunda mücadeleye gerek yok.” dememiştir. Aksine, devlet güçlendikçe müminlerin gayrimüslimlerden yaşam tarzı itibarıyla ayrılmasına daha fazla önem vermiştir. Çünkü müminlerin hem fert olarak hem de toplum olarak kişilik ve şahsiyet sahibi olmalarını arzuluyordu. Bu yüzden ashabının başka kültürlerin etkisinde kalmasını istemiyor, başka din mensuplarının gelenek ve adetlerinden uzak tutuyordu.

 

Bu açıdan baktığımızda onun şu sözlerindeki hikmeti çok daha iyi anlayabiliyoruz:

 

“Yahudi ve hıristiyanlara benzemeyin.”[4]

 

“Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.”[5]

 

“Bizim uygulamamıza aykırı davrananın yaptığı iş reddolunur.”[6]

 

“Müşriklere muhalefet edin. Bıyıklarınızı kısaltın. Sakallarınızı uzatın.”[7]

 

“Ehl-i kitaba (dinî konularda) bir şey sormayın. Sapıtmış olanlar sizi doğruya nasıl ulaştırabilir ki?”[8]

 

Hz. Ömer (r.a) yahudi bir arkadaşının kendisi için Tevrat’tan yazdığı özlü sözleri Allah Rasulü’ne getirmiş, Hz. Peygamber (s.a.v) ise buna o kadar üzülmüştür ki, Hz. Ömer (r.a) yaptığına çok pişman olmuştur.[9] Kendisi de halifelik günlerinde müslümanların özellikle bayram günlerinde hıristiyanların kiliselerine girmelerini istememiştir.[10], [11]

 

Hasan-ı Basrî (rh.a) demiştirki: "Bir kişinin 'Kişi sevdiği ile beraberdir' demesi size aldatmasın. Çünkü sen ancak amellerin sebebiyle iyilerle beraber olabilirsin. Zira yahudiler, hıristiyanlar ve bidat ehli kimseler de peygamberlerini seviyorlar, ama onların yaptıklarını yapmıyorlar."[12]

 

Ehl-i Kitab’a Muhalefet

 

Efendimiz (s.a.v) Ehl-i Kitab’a muhalefeti fiilî olarak ortaya koyduğu gibi, ümmetine de “Ehl-i Kitab’a muhalefet edin.” talimatını vererek,[13] bunun bir “davranış biçimi” haline getirilmesini istemiştir.

 

Bu sebeple tarih boyunca müslümanlar, Ehl-i Kitab ile bir arada yaşamış olmasına rağmen asla onlarla kaynaşmamış, onların değerlerini paylaşmamış, onlara ihtiram ve saygı anlamına gelecek davranışlardan titizlikle uzak durmuştur. Zira onların inanç ve değerlerine saygı göstermek, küfre saygı göstermek demekti.

 

Özellikle Hz. Ömer (r.a) döneminden itibaren yaygınlaşan fetihler sonucunda İslâm ülkesinin sınırlarının hızla genişlemesi, başta Ehl-i Kitab olmak üzere farklı dinlere mensup toplumlarla yoğun bir ilişkiler süreci yaşanmasına yol açtı. Müslümanlarla fethedilen bölgelerde yaşayan yerli halk arasında yaşanabilecek kaynaşma ve etkileşimin doğurabileceği sakıncaları ortadan kaldırmak üzere Hz. Ömer (r.a), temelini Efendimiz (s.a.v)’in uygulamalarında bulan bir dizi tedbir aldı.

 

“Şurût-u Ömeriyye” diye bilinen bu tedbirler, gayrimüslimlere müslümanlara mahsus kıyafetleri giymekten, çocuklarına müslüman isimleri koymaya kadar birçok hususta yasaklama ve sınırlama getiriyordu.

 

Hz. Ömer (r.a) bununla da kalmamış, fetih için yabancı topraklarda bulunan İslâm askerlerine kendi giyim-kuşam tarzlarını, yemeklerini, hatta davranış biçimlerini değiştirmemeleri konusunda uyarılarda bulunmuştur ki, bunların İslâm askerlerini gayrimüslimlere benzeyerek “kültür erozyonu”na uğramaktan korumaya dönük tedbirler olduğu açıktır.[14]

      

Dine Uymayan İşler Reddedilir

 

Hazret-i Aişe (r.anha), Rasulullah (s.a.v)’den şöyle rivayet eder: “Kim, şu işimizde (dinimizde) olmayan yeni bir şey uydurursa, o reddedilir kabul edilmez!”[15]

 

Bu hadis-i şerifteki sözler açıkça şu hususu ortaya koymaktadır: Şeriatın emrine uymayan bir iş kabul edilmez, reddedilir. Dolayısıyla, emrine uyan amellerin reddedilmeyip kabul edileceği anlaşılmış oluyor.

 

"Dinimize uygun olmayan..." lafzı, bir amel işleyen kişinin o amelini mutlaka şeriat ahkâmına uygun olarak yapması gerektiğine işaret eder. Yani kişinin neleri yapıp neleri yapmayacağına şeriat hükmeder. Netice olarak, kimin yaptığı iş şeriatın ahkâmına uygun düşerse kabul edilir, kimin yaptığı iş de şeriatın dışına çıkarsa reddedilir.

 

Herhangi bir ibadet Allah ve Resûlü'nün hükmünün tam olarak dışına çıkarsa, o amel, sahibinin yüzüne çarpılır. O amelin sahibi şu âyetin hükmüne girer: "Yoksa onların, Allah'ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?”[16]

 

Kim Allah ve Resûlü'nün Allah Teâlâ için kurbet (Allah'a ibadet ve yakınlaşma vesilesi) kılmadığı bir amel ile ibadet etmeye kalkışırsa, onun ameli geçersizdir ve reddedilir. Böyle yapanların durumu, Beytullah'ta ıslık çalarak ve alkış yaparak Allah için namaz kıldıklarını zannedenlerin durumuna benzer. Semâ ve raks ile eğlenerek ibadet yapanların, ihram dışında başlarını açanların, Allah ve Resûlü'nün ibadet olarak belirlemediği sonradan çıkarılan buna benzer amellerin hepsinin durumu da aynıdır.[17]

 

İbadet Kulu Allah'a Yaklaştırır, Bid'at Uzaklaştırır

 

Allah Teâlâ için kurbet (yakınlık vesilesi) olmayan bir ibadet, mutlak mânada başkalarına kurbet olur. Resül-i Ekrem (s.a.v), bir kişinin güneşin altında ayakta dikili olarak durduğunu görünce bunun sebebini sordu. O kişi, hiç oturmadan ve hiç gölgelenmeden oruç tutmayı adadığını söyledi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) ona; oturmasını, gölgelenmesini ve orucunu da tamamlamasını emretti.[18]

 

Bu sözleri ile Resûl-i Ekrem (s.a.v), ayakta dikili durmak ve güneşin altında kalma adağının Allah Teâlâ'ya kurbet ifade etmediğini, bu sebeple yerine getirilmesi gerekmediğini açıklamış oldu. Bu konuda gelen diğer bir rivayet ise şöyledir:

 

"Resûlullah'ı (s.a.v) cuma günü minberde hutbe okurken dinleyen bir kişi, Hz. Peygamberin okuduğu hutbeye bir saygı ifadesi olarak, Resûl-i Ekrem (s.a.v) hutbesini bitirinceye kadar ayakta durmayı ve gölgelenmemeyi adadı. Resûlullah bu adağın bir kurbet olmadığına, dolayısıyla yerine getirilmesinin gerekmediğine hükmetti.”[19]

 

Halbuki yukarıda adanan, ayakta durmak ve güneşin altında bulunma amelleri başka yerlerde kurbettir, yani Allah Teâlâ'ya bir yakınlık vesilesidir. Ayakta dikilmek (kıyam) namazda, ezanda ve Arafat'ta dua esnasında kurbettir. İhramlı kişinin de güneşte durması bir kurbet sayılır. Bu husus şunu açıkça ortaya koymaktadır: Bir yerde kurbet olan bir amel her yerde kurbet olmaz; neyin nerede kurbet olacağına şeriat (din) karar verir. Bizlere düşen de bu hükümlere uymaktır.

 

Bayram günü oruç tutmak veya yasaklanmış bir vakitte namaz kılmak gibi yasak vakitlerde ibadet yapmak da böyledir, kurbet sayılmaz.[20]

 

Her Bid’at Dalâlettir

 

İmam Mâlik (rh.a) şöyle demiştir: "Bana gelen bir rivayette Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "Sizlere iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı tutunduğunuz müddetçe asla sapıtmazsınız: Bunlar, Allah'ın kitabı ve benim sünnetimdir.”[21]

 

Hasan-ı Basrî (rh.a) şu hadis-i şerifi rivayet etmiştir: "Benim sünnetime göre yapılan az bir amel, içine bidat karışmış çok amelden daha hayırlıdır. Her bidat dalâlettir. Bütün dalâletler de cehennem demektir."[22]

 

Abdullah b. Mesud (r.a) ise şöyle demiştir: "Sünnet-i seniyyede iktisat ederek (ifrat ve tefritten sakınarak) amel etmek, içinde bidatler bulunan ameller içinde çokça gayret göstermekten daha hayırlıdır."

 

 

Ehl-i sünnet ve'l-cemaat yolunda iktisatla amel etmek (orta yollu olmak) ehl-i sünnetin ve'l-cemaatin yoluna muhalif olarak (bidat içinde) çok çalışmaktan daha hayırlıdır. O halde amellerinizin hem iktisatlı (orta yollu) hem de gayretli olmasıyla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a.v) sünnet-i seniyyesine uygun olup olmadığına bakın.[23]

 

Bidatlerden Sakınmak

 

Rasülullah (s.a.v) şöyle buyurur: “(Dinde) sonradan çıkarılan işlerden (uydurulan bid’atlerden) uzak durun. Zira uydurulan her yenilik bid’at ve her bid’at sapıklıktır! Her sapıklık da cehennemdedir!”[24]

 

Rasülullah(s.a.v) şöyle buyurur: “Benim sünnetime ve benden sonra da hidayet üzere olan Hulefa-i Raşidin’in sünnetine uyun!”[25]

 

Bu hadis-i şeriflerden açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki; Kitab, Sünnet ve imamların İcma’ına aykırı olarak dinde ihdas edilen her şey bid’attir ve merduttur.

 

Rasûlullah(s.a.v) şöyle buyurur: “Kim hayırlı bir çığır açarsa; bu kimse hem kendi amelinin ve hem de kıyamet gününe kadar onunla amel edenlerin sevabını aynen alır. Kim de kötü bir çığır açarsa; bu kimseye hem kendi işinin günahı ve hem de kıyamet gününe kadar onu işleyenlerin günahı aynen gelir.”[26]

 

Abdullah b. Mes’ud (r.a) Rasûlullah(s.a.v)’den şöyle rivayet eder: “Bir gün Rasûlullah(s.a.v) bize toprak üzerinde bir yol çizdi. Ve buyurdu: Bu Allah’ın yoludur! Sonra, çizdiği bu yolun sağında ve solunda çok sayıda yollar çizdi arkasından buyurdu ki:Bunlar da her birinin başında şeytanın bulunduğu (sapık) yollardır! Arkasından da: “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.”[27] mealindeki ayeti okudu.”[28]

 

İbnu Abbas (r.a); ayet-i kerimede geçen «diğer yollar» hakkında «Bunların hepsi de sapık yollardır!» der.

 

İbn Atıyye (rh.a) de şöyle der: Ayet-i kerimede geçen «diğer yollar»; Yahudileri, Hıristiyanları, Mecusileri, diğer dinleri ve bunlara ilave olarak dinin emirleri konusunda haktan ayrılan, inat ve münakaşaya girişen bütün bidat, dalalet sahiplerini ve hevasına uyanları içine alır. Bu gibilerinin ayaklarının kayması ve sapık inançlara kapılmaları her an mümkündür.

 

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurur: “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”[29]

 

Yine Rasûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Hangi ümmet peygamberinden sonra dinde bir bid’at ortaya çıkarırlarsa, buna karşılık mutlaka peygamberlerinin bir sünnetini terk ederler!”[30]

 

Yine Rasûlullah(s.a.v) şöyle buyurur: “Şüpheniz olmasın ki sözlerin en hayırlısı Allah’ın Kitabı ve yolların en hayırlısı da Muhammed (s.a.v)‘in yoludur (sünnetidir). İşlerin en şerlisi sonradan olanlarıdır. Her bid’at dalalettir. Sizler hakkında en çok korktuğum şey; midelerinizin ve cinsel organlarınızın şehvetlerine ve bir de saptırıcı hevanıza uymanızdır. Sonradan ortaya konan şeylerden sakının, çünkü her sonradan konan sapıklıktır.”[31]

 

Rasûlullah(s.a.v) şöyle buyurur:“Allah Teala (c.c), bid’atını terk edinceye kadar bid’at sahibinin tevbesini kabul etmez!”[32], [33]

 

Başka bir Dini veya Kavmi Taklit Etme

 

Bugün bir kısım milletler, maddi olarak çok ileri seviyededir. Aralarında teknoloji gelişmiş, sanat ve ticaret yükselmiştir. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Müslümanların bu tür maddi ilerleme sebeplerini layıkıyla hazırlamalarına dinleri asla mani değildir. Bilakis buna teşvik etmektedir. Zaten ilim, fen ve sanat hiçbir milletin müstakil malı değildir, milletlerarasında müşterektir. Günümüzde bütün milletler bu ilimler ile donanmak mecburiyetindedir. Fakat yabancı milletlerin manevi gelişme, hakiki bir dine ve temiz, meşru bir toplum yapısına sahip olma yönlerinden ne kadar düşük bir seviyede oldukları da inkâr edilemez. Onların aralarında medeniyet adı altında ne rezilliklerin bulunduğu herkesçe bilinmektedir. İşte bu gibi hususlarda başka milletleri taklit etmek bizim için asla câiz değildir. Onları bu alanda taklit, intihar demektir. Hâlbuki müslümanların arasında bazı kimseler de vardır ki, o milletlerin hayat tarzına düşkündürler. Onların toplum hayatını ve gayri meşru işlerini taklit ederler de, onlardaki ilim, fen ve sanatlardan istifade etmeye çalışmazlar.

 

Bu tür bir taklit, bir millet için çok zararlıdır. O milleti harap eder, düşünme özelliğinden, kendi değerlerine uygun şeyler üretme meziyetinden mahrum bırakır. Taklit yüzünden millî edepler bozulur, toplum ahlâkı fenalaşır, milletin fertleri arasında ayrılıklar ortaya çıkar, birçok müessese kapanır ve milletçe iftihar edilecek bir durum kalmaz.

 

Biz müminler olarak bu gafletten uyanalım ve kendi millî seciyemizi ve varlığımızı koruyalım. Eğer bizler lüzumsuz şeylerde ve sefahat alanlarında başka milletleri taklit eder, onların peşinden gidersek sonunda birçok nimetten mahrum olmamız kaçınılmaz olacaktır. Bizler öyle düzenli bir hayata, temiz bir ahlâka sahip olmalıyız ki, diğer milletler bize gıpta etsinler ve onlar bizleri taklit etsinler.

 

Sahâbe-i kirâmın dinlerine, edeplerine düşkünlüğü hususunda tarihî bir hadiseyi nakledelim. Bilindiği üzere ashâb-ı güzînden bazıları gördükleri birçok eza ve cefa neticesinde Habeşistan'a hicret etmişlerdi. Habeş Hükümdarı Necâşî bunları kabul edip onlara hürmet ve yer gösterdi. Kureyş müşrikleri endişeye düştüler ve bu muhacirleri geri döndürmek için birkaç adam gönderdiler. Fakat Necâşî, "Ben, memleketime iltica eden kimseleri geri göndermem" diyerek olumsuz cevap verdi. Kureyş'in gönderdiği bu adamlar, Necâşî'ye secde etmişlerdi. Sahâbe-i kirâm ise asla secde etmemiş, kendi dinlerinin hükümlerini ve edeplerini muhafaza edip sağlam bir duruş göstermişlerdi. Necâşî'nin yanındaki bazı adamlar bu durumu saygısızlık olarak gördüler. Muhacirlerin arasındaki Hz. Cafer (r.a) dedi ki: "Biz müslümanız, biz Allah Teâlâ'dan başkasına secde etmeyiz. Bizim dinimiz böyle bir şeye müsaade etmez."[34]

 

Dindeki metanet böyle olur. Düşmanlarının elinden kaçarak yabancı bir memlekete sığınmışlar, tekrar düşmanlarının eline düşmek tehlikesiyle karşı karşıyalar. Bununla birlikte koca bir hükümdar sarayında kendilerini himaye etmiş olanlara karşı bu metaneti gösteriyorlar. Bu metanetleri ve dinî olgunlukları sayesinde hükümdarın ilgisini çekiyorlar ve onun İslâm'la müşerref olmasına vesile oluyorlar.

 

İşte kalpleri iman nuruyla nurlanmış, arzu ve temayülleri Resûl-i Ekrem'in tebliğ buyurmuş olduğu hükümlere hakkıyla tâbi olmuş olan muhterem müslümanlar, böyle her yerde ve her hususta kendi varlıklarını ve inançlarını muhafazaya çalışırlar, bu sayede de takdirlere ve büyük mükâfatlara kavuşurlar. Allah Teâlâ cümlesinden razı olsun.[35]

 

Kıssa: Müşriklerle Hemdem Olmak

 

Nakledildiğine göre Muâviye oğlu Hâris (Medine'ye) Ömer b. Hattâb'ın (r.a.) yanına gelince Hz. Ömer sorar:

-  Şam'da durum nasıl?

-  Allah'a hamdolsun, iyi.

-  İhtimal ki müşriklerle de oturup kalkıyorsunuzdur?

-  Hayır, ey Mü'minlerin Emiri.

-  Sizler müşriklerle hemdem olursanız, çok sürmez onlarla beraber yemek de yer, meşrubat da içersiniz. Onlarla oturup kalkmadığınız sürece dâima hayır içinde olursunuz.[36], [37]

 

Kıssa: Hristiyan Katib

 

Iyâz anlatıyor: “Ömer (r.a.), Ebû Mûsâ el-Eş'ari'ye (r.a.) (idâresine verilen yerlerin) gelir ve giderlerini tek bir deri parçasına yazarak kendisine takdim etmesini emretti. Ebû Mûsâ'nın hristiyan bir kâtibi vardı, ona (bir liste) hazırlatıp Ömer'e sundu. Ömer çok beğendi ve:

 

-  Bu kâtip cidden güvenilir biri, dedikten sonra kâtibe:

 

-  Şam'dan bir mektup gelmişti, onu bize mescidde okur musun? dedi.

 

Hemen Ebû Mûsâ:

 

-  Okuyamaz, dedi.

 

-  Niçin? Cenabet mi?

 

-  Hayır, hristiyan!

 

Ebû Mûsâ diyor ki: Bu cevabım üzerine Ömer beni azarladı, uyluğuma vurdu, kâtibi huzurundan çıkarttı ve: ‘Ey îman edenler yahûdileri de, hristiyanları da kendinize yâr edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin yâranıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse o da onlardandır. Şübhesiz Allah o zâlimler güruhuna muvaffakiyet vermez.’[38]âyetini okudu”.[39], [40]

 

Taklitte Dikkat Edilmesi Gerekenler

 

İslâm dini çeşitli milletlerin âdet, gelenek ve görenekleriyle karşılaşmış ve bu geleneklerin bazıları varlığını sürdürmüştür. Bunların bir kısmı, tamamen İslâmî ahkâına uygun ve mübah düşerken bir kısmı da İslâm'ın ruhuna aykırı olduğundan zaman içerisinde toplum bunları kendi dışına itmiştir.

 

İslâm bir konuda hüküm verirken bazı prensiplerin temel alınmasını ister. Zira bazı davranışlar ve âdetler vardır ki eğer onlar bir dinin veya milletin alamet-i fârikası olmaktan çıktıysa onların kullanılması bazan gelenek ve örf olarak dikkate alınabilir. İslâm bu konuda, "Kim bir kavme benzerse o onlardandır"[41] hadis-i şerifini esas kabul eder. Yani eğer insan başka bir din veya millet tarafından benimsenen bir şeyi kullanırken, o dinin milletine benzemeye çalışır ve bunu isteyerek yaparsa, insanı küfre sokar denilmiştir. Kolye niyetiyle de olsa haç takmak bunun bir örneğidir.

 

Dinlere has bu tür özellikler dışında, bütün insanların zamana ve zemine bağlı olarak, toplumsal faydalarına binaen ortaklaşa yapmakta oldukları şeyler, kullandıkları araç gereç ve eşyalar, herhangi bir dinin alameti değillerse ve başka sakıncalar da ihtiva etmiyorlarsa, tüm insanlığın malı demektir ve onları kullanmakta da bir mahzur olmaz. Örneğin önceden sadece belli toplumların kullanır oldukları çatal, bıçak ve kaşık gibi aletlerin artık tüm dünyada kullanılır olması bunun gibidir.[42]

 

Dine düşman olan kimselere özenmek, onların küfür içindeki hayat tarzını güzel görmek, zulümlerini beğenmek, günahları övmek, küfür ve isyan içindeki insanları takdir etmek, bu devirde din yaşanmaz, Allah’ın emirleri uygulanmaz demek imanı tehlikeye sokar.[43], [44]

 

Bizi Kim Taklit Ediyor?

 

Biz hiçbir endişe taşımadan başka kültürlerin uygulamalarını, örf adetlerini hayatımıza katıyoruz. Hatta bazı özel günlerini biz de benimsiyor ve kutluyoruz. Peki, biz de taklit ettiğimiz toplumlardan bizim bir bayramımızı benimseyip kutlamalarını istesek acaba nasıl bir cevapla karşılaşırız? Şöyle de sorabiliriz: Biz müslümanlar başkalarının adet ve geleneklerini hayatımıza taşıdık, neredeyse onlar gibi olmak için yarışıyoruz. Acaba onların taklit ettiği bize ait tek bir şey var mı? Cevap elbette “hayır”dır. O halde bu taklitçiliği nasıl izah edelim? Hıristiyan dünyanın kutlamadığımız bir günü kalmadı, neredeyse her şeyimizle onlar gibi olduk. İşin acı tarafı, bunları benimsedik, sahiplendik.

 

Hz. Peygamber (s.a.v) bu taklitçiliği ve değerlerden uzaklaşma riskini gördüğü için bizleri çok önceden uyarmıştır:

 

“Görünen o ki sizler, sizden öncekilerin yoluna karış karış, kulaç kulaç uyacaksınız. Hatta onlar kertenkele yuvasına girseler siz de peşlerinden gireceksiniz.” Ashab-ı Kiram hayretle sorar:

 

“Ya Rasulallah! Yahudiler ve hıristiyanları mı kastediyorsunuz?” Allah Rasulü cevaplar:

 

“Başka kim olabilir!”[45], [46]

      

Yılbaşı Kutlamaları

 

Malum; her yıl milâdi takvimde 31 Aralık'ı 1 Ocak'a bağlayan gece ülkemizde, hıristiyan âleminde ve dünyanın pek çok ülkesinde yılbaşı olarak kutlanıyor. Ülkemizde bazıları bu geceyi taşkınlığa varan bir coşkuyla kutlarken, geniş bir kesim kendisine göre çeşitli eğlencelerle geçirmektedir.

 

Bazılarımız da -en azından İslâm dışı bir kültüre ait olduğu için- bu gece yapılan her türlü kutlamaya haklı olarak şiddetle karşı çıkmaktadır.

 

Hıristiyan dünyası, Noel ve yılbaşını Hz. İsa (a.s)'ın doğumu ile ilişkili olarak kutlarken, müslüman dünya yılbaşını yeni bir yılın gelişi olarak algılamaktadır. Ancak çeşitli hıristiyan gruplar, Noel ve yılbaşına hıristiyan kaynaklı değil de putperest kaynaklı olduğunu söyleyerek karşı çıkarken, müslüman gruplar da Noel ve yılbaşının İslâmiyet'le ilgisinin olmadığını ifade etmektedirler. Dolayısıyla bu durum her yıl ülkemizde tartışmalara sebep olmaktadır.[47]

 

Hz. İsa (a.s)'ın doğum yılı tam olarak belli olmadığı gibi, günü de belli değildir. Bugün Doğu kiliselerince kutlanan 6 Ocak tarihi ile Batı kiliselerince kutlanan 25 Aralık tarihinin Hz. İsa'nın doğum günü ile hiçbir ilgisi yoktur. 25 Aralık Roma putperestlerinin güneş tanrısı anısına kutladıkları bir bayram iken, 6 Ocak putperest Greklerin zaman tanrısı Aion'un anısına kutladıkları bir bayramdır. Hıristiyanlık sonrası, her iki bayram Hz. İsa anısına kutlanan bayram olarak değiştirilmiştir.

 

Bunun yanında 25 Aralık tarihi, eski dünyada bir tarih hatası olarak bugünkü 21 Aralık'ın yerine kısa günlerin başladığı kış gündönümü olarak kabul edilmiştir. Buna göre Romalı putperestler, 21 Eylül tarihinden itibaren güneş ışınlarının gitgide zayıflaması karşısında güneş tanrısının kendilerini terk ettiği endişesiyle, 25 Aralık'ta kurbanlar kesip ibadet etmeye ve yalvarmaya başlıyorlardı. Bu tarihten itibaren güneş ışınlarının yeniden yükselmesiyle dualarının kabul edildiği inancıyla her yıl bunu devam ettirmeye ve bunun anısına kutlamalar yapmaya başlamışlardı. Böylelikle bu tarih, güneş tanrısının karanlık ve zulmet üzerindeki egemenliğinin başlangıcı kabul edilmişti.

 

İşte Hz. İsa (a.s)'ın doğumu da, “Tanrı'nın ışığının küfür karanlığı üzerindeki egemenliğinin belirtisi” kabul edilerek, bu tarih Hz. İsa'nın doğumuna uyarlanmıştır.[48]

 

Görüldüğü üzere, Noel kutlamaları yoluyla eski kültürlerdeki pagan/putperest adet ve gelenekler, Hz. İsa (a.s)'ın doğumu adı altında Hıristiyanlığa dahil edilmiş, İslâm dünyasına ve dünyanın diğer bölgelerine de “yılbaşı” adı altında yayılmıştır.

 

Noel ve yılbaşı birbirinden farklı olgulardır. Bugün Hıristiyanlığa göre Noel, Hz. İsa'nın doğumu hatırasına kutlanan yıllık bir ibadet iken, yılbaşı tamamen dünyevî bir olgudur. Bize gelince, yeni yılın müslümanlar açısından takvim değişikliğinden öte hiçbir anlamı yoktur.

 

Sonuç olarak Noel/yılbaşı kutlamaları adı altında yapılan kutlamaların İslâm dini ile bir alakasının olmadığı gibi, aslında menşe itibariyle Hıristiyanlıkla da alakası yoktur. Hele bu geceki içki, kumar gibi haramları ve körpecik çam kesimini onaylamak kesinlikle mümkün değildir.[49]

 

Asıl Taklit Edilmesi, Özenilmesi Gerekenler Salihlerdir

 

Zahiren de olsa, sufilere benzemeye çalışan (mübtedî-mürid), velilerin yoluna ve onların halinin güzelliğine inanıp kendi isteği ile Allah dostları gibi olmak istiyor demektir.

 

Ancak kalbinin katı, nefsinin azgın, nasibinin az olmasından ve gücü yetmediğinden dolayı velilerin ulaştığı güzelliklere ulaşamamıştır. Buna rağmen o, içindeki iman ve Allah sevgisi sayesinde sevdiği Allah dostlarının arasına katılacak ve onların topluluğu arasında kabul edilecektir.

 

Zira bu haliyle o kimse: “Kim bir kavme benzerse, o da onlardan sayılır.”[50] hadis-i şerifinin müjdesine muhatap olmuş oluyor.

 

Samimi sevgi insanı sevdikleri ile buluşturur. Böylece gücü yetmese bile bu tür insanlar, velilerle eşit derece ve benzer sıfatta olmadıkları halde; sırf güzel niyeti, samimiyeti ve binlerce insan grupları içinden Allah’ın dostlarını tercih etmesi yüzünden nice güzelliklere, bereketlere, iyiliklere kavuşur.[51]

 

Şihabüddin Sühreverdî (k.s) hazretleri, bir araya gelip Hakk’ı zikredenlerin faziletinden bahsederken, onların arasında tesadüfen bulunan bir kişinin de bedbaht olmayacağını bildiren hadis-i şerife dikkat çekmiştir. Yine tasavvuf büyükleri “Bir kavme benzeyen onlardandır.” hadisini de “Velilere benzemeye özenen, onlara muhabbet besleyen onların zümresindendir.” şeklinde yorumlamışlardır.[52]

 

Kamil İnsanların Faydası, Kötülerin Zararı

 

Nakıs olanlar, kâmil insanlara baka baka önce noksanlıklarını görürler. Sonra güzelin ne olduğunu öğrenirler. Peşinden iyiliği sever, iyi insan olmaya niyetlenirler. Güzel olan çeker, kuvvetli olan etkiler. İnsan fıtratı gördüğüne meyleder. İyileri gören kimsenin kalbinde iyi duygular yeşerir, kötülerle oturup kalkanın içinde ise kötülükler beslenir.

 

Göz gönlün penceresidir, kulak kalbin habercisidir. İnsan devamlı gördüğü ve işittiği şeylerin esiridir. Bunun için Cenab-ı Hak, “Sakın zalim ve günahkâr kimselere yaklaşmayın, yoksa size de ateş dokunur.”[53] buyurarak kötülerle aynı mecliste olmak bir yana, onlara yakın olmanın bile nasıl kötü sonuç vereceğine dikkat çekmiştir. “Kalpleri birbirine benzedi”[54]  ayeti de aynı fikri paylaşan ve aynı atmosferde yaşayan insanların benzer tavırlar sergilediğini göstermektedir.

 

İlahi sevgi ve güzel ahlakı elde etmek için Yüce Rabbimiz en kısa yolu şöyle gösteriyor: “Sadık kullarımla beraber olun!”[55]

 

İnsan bir kimse ile beraber olmaya devam ederse, önce onun haline rıza gösterir, sonra onun tarafına meyleder, peşinden kendisini taklit eder. Bütün bunlar sohbet ve beraberliğin sonuçlarıdır. Hz. Rasûlullah (s.a.v): “İnsan arkadaşının dini ve gidişi üzeredir; bunun için herkes kiminle arkadaşlık ettiğine iyi baksın”[56] buyurarak insanın insanı nasıl etkilediğini bildirmiştir.

 

Tasavvufta, kamil mürşidle sohbet, terbiyenin temelidir. Peygamber varisi olan kâmil mürşidler, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin nazarla terbiye ilmine de varis olduklarından müridlerini sohbet ve nazar yoluyla terbiye ederler. Bu muttâki insanlara Allah tarafından özel bir nur verilmiştir. O nur ile yaşar, o nur ile bakarlar. Nur ve sevgi bütün vücutlarına yayılmıştır. Bu vücut, ayet-i kerimede belirtildiği gibi[57] her durumda Yüce Allah’ı zikreder bir hale gelmiştir.[58]

 

Sadıklarla Beraber Olmak Onlara Tabi Olmak

 

Allah dostları, Allah'a olan sevgilerinin kuvvetinden, coşkunluğundan önlerine diz çöken kimseleri dünyadan, dünya sevgisinden koparıp Allah'a Allah'ın müstakim yoluna bağlarlar. O yüzden Allah Teâlâ da şöyle buyuruyor: "Sadıklarla, doğrularla beraber olun."[59] Yani, Ehlullahla, Allah dostlarıyla, sadık kimselerle bulunun ki, Allah'a sevginiz artsın. Siz de Allah dostlarından Allah'a sevgisi olan sadık kimselerden olasınız.

 

İnsan Allah dostlarıyla bulunur, onlarla oturup kalkarsa, yankesicilerin insanın haberi olmadan ceplerini boşalttığı gibi, Allah dostları da hiç insanın haberi olmadan gayet ustalıkla, insanın kötü ahlâkını, içinde bulunan kin, buğz, adavet, riya, hased ve küfür gibi hastalıkları kesip atar. Yankesicinin habersizce cebi kesip aldığı gibi, onlar da insandaki bütün kötü huyları kesip alır. İnsanı ahlaken düzelterek Allah'a çekerler.

 

Bir Allah dostundan, bir mürşid-i kâmile, "Sizin işiniz nedir, siz neyle meşgulsünüz" diye sorduklarında, "Bizim işimiz, çözmek ve bağlamaktır" cevabını vermiş. Tekrar sormuşlar: "Efendim, bağlamak ve çözmek ne demektir, bizi aydınlatır mısınız?", "Biz bize gelen kimselerin kalblerini dünyadan çözer, âhirete bağlarız. Allah'a bağlarız."

 

Evet, bu çok doğru bir sözdür, gerçektir. Allah'a ulaşabilmek için bir Allah dostuna ihtiyaç vardır. İnsan ancak bir Allah dostu vasıtasıyla Allah'a ulaşabilir. Bu yolu takip etmek lâzımdır. Aksi halde Allah'a ulaşmak çok zor olur, bir vasıta şarttır.[60]

 

 

 

وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

 

 

 

                                 

 

[1] Kendimiz Olabilmek, Halil Akgün, Semerkand Dergisi, Şubat 2007.

[2] Müslim, İmân, 45.

[3] Beşyüz Hadis-i Şerif Hikmet Goncaları, Ömer Nasuhi Bilmen, Sadeleştiren Bilal Aksoy, Semerkand Yayınları, sf.317.

[4] Tirmizî, 8657.

[5] Ebu Davud, 3512.

[6] Müslim, 3243 Müslim, 3243.

[7] Buharî, 5442 Buharî, 5442.

[8] Abdürezzak, 19209.

[9] Abdürezzak, 19213.

[10] Beyhakî, 18640.

[11] Değerlerimiz Ve Biz, Taha Yıldız, Semerkand Dergisi, Aralık 2013.

[12] Tenbîhü’l-Gâfilîn, Ebü’l-Leys Semerkandî, Semerkand Yayınları, c.2, sf.89.

[13] Muvatta, Nesâî, Ahmed b. Hanbel.

[14] Ehli Kitap İle İlişki Zeminimiz, Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Ekim 2006.

[15] Buhari, 2697; Müslim, 1718; Ebu Davud, 4606; İbn Mace, 14; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/73, 240, 270; İbn Hibban, 26, 27; Darekutni, 4/227.

[16] Şûrâ 42/21.

[17] Hadislerle İlim ve Hikmet, İbn Receb El-Hanbelî, Semerkand Yayınları, C.1, sf.205-206.

[18] Buhârî. nr. 6704; Ebû Davud, Eymân, 22 (nr. 3300); İbn Hibbân, es-Sahîh, nr.4385. Hadis-i şerif İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.

[19] Taberânî. el-Kebir, nr. 11871; Tahâvî, Mûşkilü'l-Âsâr, 3/44; Hatîb, el-Esmâü'l-Mübheme, s. 274.

[20] Hadislerle İlim ve Hikmet, İbn Receb El-Hanbelî, Semerkand Yayınları, C.1, sf.206.

[21] Mâlik, Muvatta', s. 899.

[22] Kudâl, Müsnedü'ş-Şihâb, 2/239; Deylemî, Müsnedü'l-Flrdevs, nr. 3916.

[23] Tenbîhü’l-Gâfilîn, Ebü’l-LeysSemerkandî, Semerkand Yayınları, c.2,sf.363-364.

[24] Tirmizi, İlim 16, (2676); Ebu Davud, Sünne 6, (4607); İbn Mace, 43, 44; Ahmed b. Hanbel, el Müsned, 4/126-128; ed-Darimi, es-Sünen, 206; İbn Hibban, es-Sahih, 5; Tahavi, Şerhu Müşkili’l-Asar, 2/69; el-Hakim, el-Müstedrek, 1/95-97; Ebu Nu’aym, el-Hilye, 5/220, 10/115; İbn Receb, Cami’u’l-ulüm, 2/109.

[25] Tirmizi, 2676; Ebu Davud, 4607; İbn Mace, 42; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 16694; Darimi, es-Sünen, 95.

[26] Müslim, 1017; İbn Mace, 203; Nesai, 2554; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 18675; İbn Huzeyme, es-Sahih, 4/112; ed-Darimi, es-Sünen, 512; el-Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra,  4/176; İbn Ebi Şeybe, el-Musannaf, 2/350.

[27] En’am, 153.

[28] İbn Mace, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4131; Darimi, Sünen, 202.

[29] Buhari, 5063; Müslim, 1401; Nesai, 2317; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 22923.

[30] Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 18/99; Suyuti, Cami’u’s-Sağir, 7999; eI-Heysemi, Mecma’u’z-Zeva’id, 893.

[31] Hadis-i şerifin “... Her bid’at dalalettir.” kısmına kadar olan bölümü şu muhaddisler tarafından rivayet edilir: Müslim, 876; Nesai, 1578; ibn Mace, 45; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 13924.

[32] Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, 4360; Heysemi, Mecma’u’z-Zeva’id, 17457.

[33] Tenbîhü’l-Gâfilîn, Ebü’l-LeysSemerkandî, Semerkand Yayınları, c.2,sf.367-369.

[34] İbn İshak, Sîre, 1/148; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/201.

[35] Beşyüz Hadis-i Şerif Hikmet Goncaları, Ömer Nasuhi Bilmen, Sadeleştiren Bilal Aksoy, Semerkand Yayınları, sf.317-319.

[36] Yakub b. Süfyân, Beyhaki, İbn Asâkir.

[37] Hayâtü's-Sahâbe, Şeyh Muhammed Yusuf Kândehlevi, Semerkand Yayınları, C.3.

[38] Mâide,51.

[39] Yakub b. Süfyân, Beyhaki, İbn Asâkir.

[40] Hayâtü's-Sahâbe, Şeyh Muhammed Yusuf Kândehlevi, Semerkand Yayınları, C.3.

[41] Ebû Davud, Libâs, 5.

[42] Evlilik ve Aile, Hüseyin Okur, Semerkand Yayınları, sf.32-34.

[43] Bkz: Kadızade, Amentü Şerhi, 61-64. Saadet yay. İst. 1993.

[44] Temel İnanç Esasları - Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.29.

[45] Buhârî, 3197.

[46] Değerlerimiz Ve Biz, Taha Yıldız, Semerkand Dergisi, Aralık 2013.

[47] Noel Ve Yılbaşı Üzerine, Ahmet Hüseyinoğlu, Semerkand Dergisi, Ocak 2005.

[48] Noel Ve Yılbaşı Üzerine, Ahmet Hüseyinoğlu, Semerkand Dergisi, Ocak 2005.

[49] Noel Ve Yılbaşı Üzerine, Ahmet Hüseyinoğlu, Semerkand Dergisi, Ocak 2005.

[50] Ebû Dâvud, Libas, 4; Ahmed Müsned, 2/50.

[51] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dilaver Selvi, 1.Cilt, sf.40.

[52] Muhip Olmak Güzeldir - Mübarek EROL - S.Dergisi Ekim 2009.

[53] Hud/113.

[54] Bakara/118.

[55] Tevbe/119.

[56] Tirmizî.

[57] Âl-i İmran/191.

[58] Sohbetle İrşad Nazarla Tedavi, Dr. Dilaver Selvi - S.Dergisi Ağustos 1999.

[59] Tevbe,119.

[60] Sohbetler, Seyyid Abdulhakim Elhüseyni (K.S)  (Gavs-ı Bilvanisi), Sey-Tac Yayınları, sf.32.

Geçmiş Duyurular  Güncel Duyuru