GÜNÜN SOHBETİ

 

"GÜNAHLARDAN KAÇINMAK"

 

Günah, dinimizin haram kıldığı, yapmayın, yanaşmayın, terk edin dediği bütün kötü işlerdir. Günah, hoş olmayan, sonuçları kötü olan bütün fiiller ve sözlerdir. Buna göre kişinin yaptığı iş sonuç itibariyle ona vebal yüklüyorsa, ceza almasına sebep oluyorsa o işi günahtır. Günah, Allah'ın emrine karşı gelmek, yasaklarını bilerek çiğnemek, İslâm'ın ilkelerinden sapmak, ihmal etmek, sürçmek ve karşı gelmek gibi hatalı fiilleri tanımlamak için kullanır.

 

Arapça'da günahın karşılığında, "ism, zenb, isyan, cürm" kelimeleri kullanılır, ism, günahın tam karşılığıdır. Zenb (cürm), insanın Allah'ın rızasını kazanmasını engelleyen şey; isyan, Allah'a itaat etmemek demektir.[1][2]

 

Allah Teala (c.c) “Günahın açığını da bırakın, gizlisini de. Çünkü günah kazananlar yaptıkları karşılığında cezalandırılacaklardır[3] buyurarak günah işlemeyi yasaklamıştır.

 

Günahın Kısımları

  • Büyük Günah

Günahlar, Kur'an, Sünnet ve önceki âlimlerin açıklamasına göre "büyük/kebâir" ve "küçük/sagâir" diye ikiye ayrılır. Bu nedenle yanlış fiillerin bir kısmına büyük günah, bir kısmına da küçük günah denmiştir.

 

Büyük günah, dinimizce açıkça yasaklanan ve yapanlara Allah'ın dünyada ceza koyduğu, ahirette ise azap ve ateş vaat ettiği işlerdir. Büyük günah, kesin ifadelerle yasaklanan haramların karşılığıdır.

 

Günah, işlenen suçun büyüklüğü ve işleyenin sorumluluğu nispetinde derecelenir. Bir günahın büyüklerden sayılması kimi zaman onun sürekliliğinden kimi zaman da onun kötü neticeleri açısından büyük sayılmıştır.

 

Hz. Peygamber (s.a.v) büyük günahları "el-mübikât" yani "mahvedici" diye nitelemiştir. Çünkü bunlar kesinlikle yasaklanan şeylerdir. Kim onları bilerek, ısrarlı bir şekilde işlerse, şüphesiz ki o kişi Allah'ı yeterince sevmiyor ve O'ndan çekinmiyor demektir.

 

Günahları büyük ve küçük diye ikiye ayırmak Kur'anî bir ifadedir. Nitekim, "Eğer yasakladığımız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir makama yerleştiririz"[4] buyrulmuştur.

 

Şüphesiz, büyük günahların en büyüğü Allah'a şirk koşmaktır. Şirk koşanın küfre düşeceği açıktır. Diğer büyük günahları işleyenlere "fâsık" denilmiştir. Onlar günahın haramlığını inkâr etmedikleri müddetçe müslümanlardır ve onlar için tövbe kapısı açıktır.

 

Âlimler büyük günah hakkında çeşitli tarifler yapmışlardır. İbn Mesud'a (r.a) göre büyük günah, Allah'a şirk koşmak, Allah'tan ümidi kesmek ve Allah'ın cezasından emin olmaktır.

 

İbn Abbas'a (r.a) göre büyük günahın üç belirtisi vardır:

 

1. Allah'ın yasak ettiği her şey büyük günahtır.

2. Allah'a isyan olan her şey büyük günahtır.

3. Allah'ın, hakkında azapla, lânetle veya gazapla hükmünü bildirdiği her fiil büyük günahtır.

 

Seleften/önceki salihlerden biri şöyle demiştir: "Günah işleyen kişiye had[5] gereken her günah büyük günahtır."

 

İmam Kurtubî (rh.a) şöyle demiştir: "Kitap, Sünnet ve ümmetin icmâı ile büyük günah olarak adlandırılan veya onu yapana şiddetli ceza bildirilen yahut had uygulanılan ya da şiddetli bir şekilde sakındırılan her günah büyük günahtır. Buna göre bir günahın büyük günah olabilmesi için Kur'an ve hadislerde hakkında lânet, azap veya tehdit bulunması gerekir.

 

Kurtubî, "Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz."[6] ayetinin tefsirinde de şöyle demiştir: "Allah Teâlâ bu âyette birtakım günahlardan nehyetmiştir. Bunlar büyük günahlardır. Cenâb-ı Hak büyük olarak nitelendirdiği bu günahlardan kaçınanların küçük günahlarının atfedilebileceğini müjdeliyor. Bu da günahların büyük ve küçük diye iki kısım olduğunu gösteriyor. Bundan dolayı bazı müfessir ve fakihler, büyük günahlardan kaçınıldığı vakit küçük günahların Allah tarafından bağışlanabileceğini kaydetmişlerdir. Fakat bu küçük günahların büyük günahlardan kaçınmakla tamamen affedileceği manasına gelmez. Bu konuyla ilgili olarak başka bir âyet şudur: 'Allah tövbe edenlerin tövbesini Kabul etmeyi kendi üzerine almıştır.'[7] Bu âyetlerde Allah Teâlâ büyük günahları affedebileceğini açıklamaktadır."[8], [9]

 

Allah Resûlü (s.a.v),

 

"Yedi helâk ediciden kaçının!" diye buyurdu. Sahabiler,

 

'Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar nelerdir?' diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.v),

 

"Allah'a şirk/ortak koşmak, sihir/büyü yapmak, Allah'ın haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, namuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zina isnat etmektir."[10], [11]

 

  • Küçük Günah

 

Küçük günahlar, Kur'ân-ı Kerîm'de "lemem" ve "seyyie" kelimeleriyle ifade edilen günahlardır. Küçük günah, büyük günahların alanı veya tarifi dışında kalan, yani hakkında bir ceza bulunmayan, cehennem ateşi ile de tehdit edilmeyen günahlardır. Bu gibi cezaları hak eden büyük günahların dışındaki hatalar, sürçmeler, yanılmalar küçük günahtır. Büyük günahı işlemeye karar vermek ya da işlememek şartıyla henüz o günahın başlangıç noktasında bulunmak da küçük günah grubuna girer. Ancak küçük günah işlemekten çekinmeyen ve ona devam eden ya da o günahla birlikte Allah'a karşı büyüklenen, İslâm'ın yasaklarını hafife aldığı için büyük günaha düşer ve âyette sözü edilen aftan yararlanamaz.

 

Tövbe veya iyi amellerle silinebilen küçük günahlar, çeşitli nedenlerle büyük günaha dönüşür. Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.v), "Hiçbir küçük günah yoktur ki küçük (önemsiz) görüldüğü halde büyümesin. Hiçbir büyük günah yoktur ki tövbe/ istiğfar edilerek küçülmesin."[12]

Başka bir hadiste ise göze önemsiz görünen günahlardan açıkça sakındırılmaktadır: "Ey Âişe! Göze önemsiz gibi görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir görevli vardır."[13]

 

Küçük günahları önemsememek, bunlarda ısrar etmek, insanı büyüklerini yapmaya hazır hale getiren psikolojik ve ruhî bir değişikliğe uğratır. Küçük günah hakkında sakındırıcı kesin bir tehdit, lânet, cehennem ateşi gibi unsurların olmamasına bakarak aldanmamalıdır. Çünkü sayılan sebeplerden ötürü, büyük günaha dönüşmesi daima mümkündür. Bu bakımdan günahın küçüklüğüne değil, kendisine karşı gelinen Allah'ın azametine bakarak, günahlardan sakınmamız lazımdır.[14]

 

Gavs-ı Bilvanisi (k.s.) Hz. şöyle buyuruyor: İnsan işlemiş olduğu günahın, Rabbû'l-âlemîn'in yanında büyümemesi için, Rabbû'l-âlemîn'in affına mazhar olması için bir küçük günah bile olsa tövbe etmesi, pişman olması, rücû etmesi, niyaz edip ahû zâr etmesi lâzımdır. Şayet pişman olup tövbe etmezse, işlemiş olduğu günah küçük bile olsa, dağ gibi büyüyerek Rabbû'l-âlemîn'in yanında büyük günah gibi olur. "Devamlı yapılan küçük günahlar küçük sayılmaz ve büyük günahlardan pişman olup istiğfar etmekle de büyük günah kalmaz"[15] [16]

 

Mümin Günahını Büyük Görür

 

Mümin işlemiş olduğu günahlarını daima büyük görür. Oysaki itikadı zayıf, imanı kemale ermemiş kişiler dağlar gibi büyük günahlar işlerler, hatalı sözler sarf ederler, o işledikleri büyük günah ve kabahatlerini nefisleri kendilerine basit, küçük ve ehemmiyetsiz gösterir ve istiğfar etmeye dahi lüzum görmezler.

 

Bütün peygamberler, Ashâb-ı kirâm, büyük veliler, Allah dostları, işlemiş oldukları pek ufacık zellelerini dahi büyük görmüşler, nedamet üzere, Allah Teâlâ'dan affedilmeleri için iltica ve istiğfar etmişlerdir.

 

Biz âciz kullara düşen, yapmakta olduğumuz günah, isyan ve nisyanlarımıza, daimî olarak tövbe ve istiğfar etmek, yapmış olduğumuz günahları nasıl olsa affolunuyor diyerek, ikinci defa işlemeye cesaret etmeyip, tövbemizde ihlâs üzere sebatkâr olmaktır. Hz. Peygamber (s.a.v) bu önemli hususa işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Mümin olan kimse, işlediği günahı yüce bir dağ gibi görür; dağın yıkılmasından ve altında kalmaktan korkar. Günaha batmış kimse ise, işlediği günahı burnunun üzerine konan ve hemen uçacak sinek gibi önemsiz görür."[17]

 

Ubâde b. Sâbit (r.a), Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) ve sahabeden bir kısmı şöyle demişlerdir:

"Sizler bazı günahlar işliyor ve onları gözünüzde kıldan daha küçük görüyorsunuz; halbuki biz onları Hz. Resûlullah'ın (s.a.v) zamanında büyük günahlardan sayardık. Bunların bazıları da insanı helâke sürükleyen sözlerdir."

 

Büyüklerden Fudayl b. iyâz (r.a) şöyle demiştir: "Günah kişinin yanında ne kadar küçük görülürse, Allah Teâlâ katında o derece büyük olur. Günah kişinin yanında ne kadar büyük görünürse, Allah Teâlâ katında da o derece küçük olur."[18]

 

Hasan-ı Basrî (k.s) der ki: "Eğer insan günahını küçük görürse, ona ehemmiyet vermez. O zaman o günah büyük günah halini alır. Şayet insan günahını büyük görür, onun için istiğfar eder, onu gizler ve tövbe ederse o günah küçücük kalır."

 

Seyyid Muhammed Raşid el-Hüseynî (k.s) şöyle derdi: "Ey cemaat! Siz küçük günahları hafife almayın, çünkü küçük günahlar büyük günahlara sebep olmaktadır."[19]

 

 

 

Günah Günahı Çeker

 

Küçük günahlar büyük günahların habercisidir. Şeytan insana günahın küçüğünden başlatıp büyüğünden devam ettirir. Onun için günahı küçük görmek, hafife almak doğru değildir. Bu konuda büyük veli Ebû Talib el-Mekkî (k.s) der ki:

 

"Çoğu zaman, kul bir günah işler, peşinden bu günaha ondan daha büyük pek çok günah ekler. Mesela, günahta ısrar etmek, günaha özenmek, tövbeyi geciktirmek, bir günah işleyince tat almak ve sevinmek, günahı kaçırınca üzülmek, iki kişi arasında olacak bir günaha başkasını ortak etmek, Allah Teâlâ'nın kendisine emanet ettiği bir malı günahta harcamak gibi durumlar, işlenen günahtan daha tehlikelidir.

 

Ayrıca, günahı küçük görmek ve onu basite almak da işlenen günahtan daha büyüktür. Kulun işlediği kusuru Allah Teâlâ'nın örtmesini basit bir şey görmesi ve Mevla'nın ona karşı rahmet ve merhametle muamelesini hafife alması, kul için bir aldanma sebebidir. Bu durumda olan birisinin, kendisini emniyette görmesi büyük günahlardandır. Ayrıca, Allah Teâlâ'nın, işlenen günahı örtmesindeki nimeti görmemek ayrı bir gaflettir. Bir de, kulun yaptığı kötülüğü Cenab-ı Hakkın hemen ceza vermek yerine sanki hiç günah işlememiş gibi ona rahmet etmesini, kendisine nimet, sıhhat ve afiyet vermesini hiç fark etmemek ve bilmemek de, işlenen günahtan daha büyük bir kusurdur.

 

Hz. Peygamber (s.a.v), Allah Teâlâ'yı övdüğü bir duasında şöyle niyaz etmiştir: "Ey güzeli ortaya koyan, çirkini örten, günah işleyeni hemen yakalayıp hesaba çekmeyen ve perdeyi yırtmayan Allah’ım![20],[21]

 

Mümin Günahtan Rahatsızlık Duyar

 

Günah, insanın içinde pişmanlık duygusu oluşturuyorsa, bu bir müminlik alametidir. Ama rahatsız etmiyorsa o da nifaka alamettir. Zira nifak ve günah aynı cinstendir. Günah ancak münafığı rahatsız etmez. Hak Teâlâ buna işaret ederek şöyle buyurmuştur: "...Allah, size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır."[22], "Onlar kebâirden (büyük günahlardan) ve çirkin işlerden (fuhşiyattan) kaçınırlar. Kızdıkları zaman onlar, affederler"[23]

 

Allah Resûlü de (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kimi, işlediği günahları rahatsız eder ve iyilikleri de sevindirirse, o kimse mümindir."[24], "Kişi, kötülük yapar da, bu ona rahatsızlık verirse, işte o mümindir."[25]

 

Günah işleyenler daima korku ve gönül rahatsızlığı içindedirler. Emniyet ve rahat içinde olamazlar. Kötülük işleyen kimse, daima zelildir, aziz olamaz. Daima kötülenir, sevilmez. Her zaman kötü bir kimse olarak tanınmaktan kurtulamaz. Günahın, samimi tövbeden ve güzel amelden başka ilacı yoktur.

 

Günah işlemek huzursuzluğa, felaketlere sebep olur. Günahlar, ilâhî bereketi azaltır, insandaki iyi duyguları köreltir, çirkinlikleri artırır, hakları ihlal eder, rezilliklere ve yıkımlara sebep olur, müminin kalbini karartır. Günahlar, insanları korkuya, şüpheciliğe, dengesizliğe, doymazlığa utanmazlığa sürükler.

 

Büyük ârif Abdullah-ı Dihlevî [kuddisesırruh] demiştir ki: "Günah işlemeye devam ettiği halde, günahımın Allah Teâlâ'ya ne zararı var, O beni affeder, demek münafıklık alametidir."[26]

 

Kıssa: Bize Dönen Kabul Edilir

 

Rivayet edildiğine göre İsrâiloğulları'ndan bir genç vardı. Bu genç yirmi sene Allah'a ibadet etmiş, sonra âsi olup yirmi sene de günah işlemişti. Bir ara aynaya baktı. Sakalının ağarmaya başladığını gördü. Üzüldü ve,

 

- Allah’ım! Yirmi yıl sana itaat ettim. Sonra da yirmi yıl sana âsi oldum, günah işledim. Tövbe edip sana geri dönersem beni kabul eder misin, dedi. Bu esnada bir ses işitti:

 

- Sevdin bizi, sevdik seni. Terk ettin bizi, terk ettik seni. Âsi oldun bize, süre tanıdık sana. Geri dönersen bize, kabul ederiz seni.[27], [28]

 

Günahı Arzulamak

 

Ebu Muhammed Sehl’e, bir günahtan tövbe edip onu terk eden, sonra kalbiyle onu hatırlayıp veya görüp veyahut işitip içinde ona karşı bir tat bulan kimsenin durumu sorulunca Sehl şöyle demiştir: “Tat almak insanın tabiatıdır. Bu tabiatın bulunması gerekir. Böyle bir durumda çare olarak kulun yapabileceği ancak şudur: Kalbiyle şikâyetini Mevlâ’sına arz eder, gelen düşünceyi kötü görür ve nefsini de devamlı onu kötü görmeye zorlar ve onu hep bu halde tutar. Ayrıca, Allah Teala’ya, günahı kendisine unutturup, zikir ve taatıyla meşgul etmesi için dua eder. Eğer kalbe gelen günah arzusunu bir an inkârdan gafil olsa, ondan kurtulamamasından ve günah tadının kalbinde yer etmesinden korkulur. Fakat bu tadı bulmakla birlikte kalbiyle onu reddederek devamlı üzüntü içinde olsa bu ona zarar vermez. Kalpte şehevî arzular kaldığı müddetçe tövbe sahih (ve sağlam) olmaz ve kuldan onları temizlemek ve kalbinden gidermek için mücahede istenir.[29]

 

Hafaza Meleklerinin Durumu

 

“Kul iyilik yapmaya karar verirse sağ tarafındaki melek, o iyiliği daha yapmadan yazar.” Daha yapmadı ama yapmaya niyet etti. “İyiliği yaparsa on iyilik yazar, yapmazsa bir yazar” sadece niyet ettiği için. Yaparsa Allah Teâlâ ona yedi yüz katına kadar sevap verir. Kul, kötülük yapmaya karar verirse bu kötülük ona hemen yazılmaz.” Karar verdi ama yapmadı; yazılmıyor. İyilik olsaydı yazılıyordu ama kötülük yazılmıyor. “Eğer yaparsa bir günah yazılır. ” Sevap olsaydı en az on yazılıyordu. Bunda bir yazılıyor. Bu kötülüğün arkasında da yine Allah Teâlâ’nın mağfireti var. “Kul, bir günah işlediği zaman diğerinin âmiri durumunda olan sağdaki melek der ki: “Bunun günahını altı saat yazma. Altı saate kadar belki tövbe eder. Eğer tövbe ederse yazılmadan biter. Altı saat geçti, tövbe etmedi; o zaman yazılır” buyuruyor.[30]

 

Günahını Açıklamak, Günahı ile Öğünmek

 

İşlenen günahtan daha büyük bir günah da, onu açıklamak, onunla övünmek ve böbürlenmektir. Bu tam manasıyla haddi aşmak ve edepsizliktir.

 

Allah Teâlâ'nın örttüğü bir günahı açıklayan ve böylece hiç haberi olmayanları ona şahit yapan kimsenin durumu, hadis-i şerifte şöyle anlatılmıştır: "Günahlarını açıklayıp yayanlar hariç, bütün tövbe eden insanlar affedilmiştir. İnsanlardan birisi geceleyin bir günah işler. Allah Teâlâ onun günahını örter, ancak o kimse sabaha çıktığında Allah Teâlâ'nın örttüğü perdeyi açar ve günahını insanlara anlatır"[31], [32]

 

Günahta Öncülük Yapmak, Sebep Olmak

 

Bazı insanlar, bir günah işler fakat aynı zamanda binlerce günahın vebaline girer. Bu kimse günah olan bir işte öncülük yapar, günahın yolunu açar. Onu gören başkaları kendisine uyar. O günah yolundan gidildiği ve günahla amel edildiği müddetçe, o günahın getireceği kötülüklerin bir misli bu kimseye de yazılır.

 

Öldüğü zaman, günahları da kendisiyle ölen ve onlardan hesaba çekilmeyen kimseye müjdeler olsun. Günahını başkasına bulaştırmayan kimseye ne mutlu!

 

Alimlerden birisi der ki: "Günah işleme! Eğer günah işlemek durumunda kalırsan, günaha başkasını sevk ve ortak etme. Çünkü bu durumda iki günah kazanmış olursun."

 

Şu âyet-i kerimede de buna işaret edilmektedir: "Onların önden gönderdikleri amellerini ve geride bıraktıkları eserlerini yazarız."[33]

 

Ayette zikredilen eserlerden maksadın, hayatlarından sonraya bıraktıkları ve kendileriyle amel edilen iyi veya kötü şeyler olduğu söylenmiştir.

 

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kim kötü bir çığır açar da kendisinden sonra onunla amel edilirse, onunla amel edenlerin kazandığı günahın bir misli de ona yazılır. Onların günahlarından da hiçbir şey noksanlaştırılmaz."[34]

 

İbn Abbas (r.a) demiştir ki: "Kendisine uyanlar yüzünden vay âlimin başına gelenlere! Alim bir hata yapar, peşinden hatasından döner. İnsanlar ise, o hatayı dört bir yana yayarlar."

 

Allah Teâlâ, âyet-i kerimede, başkalarını günaha sevk etmeyi münafıkların sıfatı olarak zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Münafık erkekler ve münafık kadınlar; birbirlerinin parçasıdır. Onlar, kötülüğü emreder; iyilikten alıkoyarlar."[35]

 

Bir insanı günaha sevk eden kimse, kötülüğü emretmiş, iyiliği yasaklamış olur. Bu da münafıkların sıfatıdır.[36]

 

Günah İşlemenin Zararları

 

Günah işlemenin pek çok zararı vardır. Bu zararların en büyüğü, kalbin kararması, katılaşması ve nihayet ölmesidir. Günahın kötü neticesi olarak, güzel kulluktan mahrum olmak, hizmetin tadını yitirmek ve Yüce Mevla'nın gazabı altına girmekten başka hiç bir şey olmasaydı, bunlar insana en büyük ceza olarak yeterdi.

 

Velilerden Vüheyb b. el-Verd'e:

- Günah işleyen kimse ibadet ve taattan tat alır mı? diye sorulunca,

 

Hazret şu cevabı verir:

- Hayır. Günahı işleyen bir yana, ona niyetlenen de ibadet ve taattan bir tat alamaz!"[37], [38]

        

Günahın Kalbe Etkisi

 

Günahlar, âyet ve hadislerde açıkça belirtilmiş kalp hastalıklarıdır. İşlenen her günah, insanın kalbi üzerinde olumsuz bir etki ve huzursuzluk oluşturur. Bu durumu dikkate almayıp, aynı hal üzerinde kalmaya devam edenlerin kalpleri bir süre sonra ölür veya Kur'an'daki bir ifade ile "Günahları kendilerini kuşatır."

 

İnsan tövbe ile günahlardan temizlenmeden yüce Allah'a dost olamaz, dini anlayamaz, imanın ve Müslümanlığın tadını tadamaz. Günahlar, Allah Teâlâ'nın sevgi ve rahmetinin kesilip azabının gelmesine sebep olur. Zarar ve pişmanlık getirir. Dünyada insanı utandırır, ahirette azaba düşmeye sebep olur.

 

Günahlar kalbi kirletir, perdeler ve sonunda öldürür, bu konuda rahmet Peygamber'i [sallallâhu aleyhi ve sellem] hepimizi şöyle uyarmıştır: "Mümin bir günah işlediği vakit, kalbine siyah bir nokta, bir leke vurulur. Tövbe ederse, kalbi temizlenir, parlar. Tövbe etmez, isyana devam ederse, siyahlık artar ve sonunda kalbi kaplar. İşte bu, Allah Teâlâ 'nın, 'Asla öyle değil, fakat onların yapmış olduğu günahlar kalplerini iyice kaplamıştır" (Mutaffifîn 83/14) âyetinde anlatılan, kalbin kapanması ve günahla örtülmesi budur."[39]

 

İmam Mücâhid b. Cebr [radıyallâhu anh] şöyle diyor: "Kalp açık bir el gibidir. Kul her günah işledikçe bir parmak kapanır. Nihayet elin bütün parmaklarının kapandığı gibi kalp üzerine perde çekilir, işte kalbin kapanıp mühürlenmesi böyledir."[40]

 

Ebû Türâb en-Nahşebî (k.s), kalbin günahlar ile kararmasının alametinin üç olduğunu söyler. Birincisi günah işlemekten korkmamak, ikincisi ibadetlerde gevşeklik, üçüncüsü de vaaz ve nasihatlerin ona tesir etmemesidir.

 

Allah dostlarının tespitine göre, kalp ve beden hastalıklarının en iyi ilacı, günahları terk etmektir.[41]

 

Tövbe Kapısı Her Zaman Açıktır

 

Müminlerin işledikleri kusurun boyutları ne olursa olsun samimi olarak yaptıklarından pişmanlık duydukları takdirde Allah'ın rahmetinden umutlarını kesmemeleri gerekir. Bu, dinin insanlara sunduğu en büyük nimetlerden ve kolaylıklardan biridir. Dinde kişilere böyle bir kolaylık tanınmışken, insanın ümitsizliğe kapılıp yaptığı hatalardan sonra kendini bir daha toparlayamayacağını düşünmesi, tamamıyla kötü bir zandır. Allah'ın kendisine tanıdığı böyle bir kolaylığı göz ardı eden kişi kendi kendine zulmetmiş, aynı zamanda da dinin gereğini uygulamamış olur.

 

Bir kudsî hadiste şöyle rivayet edilmiştir: "Kulum, yer dolusu günahlarla bana gelse, ben de yer dolusu mağfiretle onu karşılarım. Yeter ki bana hiçbir şeyi ortak koşmasın."[42]

 

Bir diğer kudsî hadiste şöyle rivayet edilmiştir: "Kul, birçok günah işlese ve günahları gök boşluğunu dolduracak dereceye varsa bile benden mağfiret dilediği ve affımı umduğu müddetçe onu affederim."[43]

 

Diğer bir hadiste şöyle buyrulmuştur: "Kul günah işlediği zaman, melek altı saat kalemi kaldırır ve günahı yazmadan bekler. Kul, tövbe ve istiğfarda bulunursa, onu yazmaz; aksi takdirde onu bir günah olarak yazar"[44]

 

Bir gün Allah Resûlü (s.a.v):

"Ey affı kerîm Allah'ım!' dedi. Bunun üzerine Hz. Cebrail (a.s);

 

"Ey Allah'ın Resûlü, bunun ne demek olduğunu biliyor musun? Bunun manası: 'O rahmetiyle önce günahları affeder, daha sonra onları keremiyle/cömertliği ile iyilik ve sevaba çevirir' demektir" dedi.[45]

 

Elbette mümin hata ve günah işlememeye, Allah'ın sınırlarını korumaya son derece özen gösterir. Fakat buna rağmen isteyerek veya istemeyerek işlediği hataları olabilir. Hata ve günah işleyip sonra tövbe edip Allah'tan bağışlanma dilemek müminin bir özelliğidir.[46]

Kıssa: Kendini de Onu da Mahvettin

 

Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:

 

Bir gece Hz. Peygamber (s.a.v) ile yatsı namazını kıldıktan sonra mescidden çıkmıştım. Yolda, ayakta durmakta olan bir kadınla karşılaştım. Bana,

 

"Ey Ebû Hüreyre! Ben büyük bir günah işledim. Tövbe etsem kabul olur mu?" diye sordu. Ben,

 

"Ne günah işledin?" diye sordum. Kadın,

 

"Zina ettim. Bu zinadan doğan çocuğu da öldürdüm" dedi. Ben de,

 

"Kendini de çocuğu da mahvetmişsin. Vallahi senin için tövbe etmek mümkün değil. Tövbe etmeye hakkın yok" dedim.

 

Benim bu sözlerim üzerine bir çığlık attı, bayılarak yere düştü. Ben yoluma devam ettim. Giderken de şöyle düşündüm:

 

"Ben bir fetva verdim. Halbuki Resûlullah yakınımızda. Keşke ona sorsaydım."

 

Hemen Hz. Peygamber'e (s.a.v) koştum ve,

 

"Yâ Resülallah, dün gece bir kadın benden şöyle bir fetva istedi. Ben de şöyle şöyle fetva verdim" dedim. Cevaben buyurdular ki:

 

"İnna lillahi ve inna ileyhi râciun. Vallahi yâ Ebû Hüreyre, sen kendini de kadını da mahvetmişsin. Sen şu âyetleri hatırlamadın mı; 'Onlar ki Allah'ın beraberinde başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina etmezler, kim bunlardan birini yaparsa cezaya uğrar. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve o azabın içinde hor ve hakir olarak ebedî kalır. Ancak tövbe ve iman edip salih ameller işleyenler başkadır. Allah onların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah çok mağfiret edici, çok merhametlidir.'[47] Şu âyetlerde buyrulanlar nerede, senin tutumun nerede?"

 

(Ebû Hüreyre devamla diyor ki), Hemen dışarı çıktım ve, "Benden fetva isteyen kadının yanına kim beni götürecek?" diye sordum. Çocuklar, "Ebû Hüreyre delirmiş!" diyorlardı. Nihayet kadını buldum ve Resûlullah'ın (s.a.v) verdiği fetvayı kadına bildirdim. Kadın sevincinden bir çığlık attı ve, "Benim bir bahçem var, onu Allah ve Resûlü için sadaka olarak veriyorum" dedi.[48], [49]

 

Kıssa: Günah ve İlaç

 

Bâyezid-i Bistâmî (k.s) bir gün müridleri ile gezinti sırasında yolları bir akıl hastanesine düşer. Ayaküstü doktorlarla sohbet ederken bir doktor hastalıklar, çareleri ve hangi hastalığa hangi ilacın iyi geleceği hakkında bilgi verir. Gönüller sultanı bu bilgilerden sonra doktora şöyle bir soru sorar: "Siz bütün hastalıkların ilaçlarını saydınız, peki günah hastalığının ilacı nedir?"

 

Kısa bir sessizlikten sonra, orada bulunan akıl hastalarından biri edep ile müsaade isteyerek söze girer:

 

"Erenler müsaade ederse bu ilacı ben söyleyeyim mi?"

 

Bâyezid-i Bistâmî bu samimi teklif karşısında müsaade eder. Doktorlar da can kulağı ile hastayı dinlemektedirler.

 

"Günah hastalığının ilacı şudur ki, tövbe kökünü, istiğfar yaprağı ile karıştırıp, gönül havanına koyduktan sonra, tevhid tokmağı ile döveceksin. İnsaf eleğinden eledikten sonra, gözyaşı ile hamur edip, aşk ateşinde pişireceksin. Muhabbet balından da birazcık karıştırıp, sabah akşam, kanaat kaşığı ile azar azar yiyeceksin."

 

Bu güzel ilacı öğrenen Bâyezid hazretleri,

 

"Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler" deyip oradan ayrıldı.[50]

 

Şimdi Tövbe Zamanı

 

İbrahim b. Edhem hazretlerinden nasihat istendiğinde şöyle buyurdu:

 

- Altı şeyi kabul edip yaparsan, hiçbir işin sana zarar vermez. Dünyada ve ahirette rahat edersin. O altı şey şunlardır:

 

1. Günah işleyeceğin zaman, Allah Teâlâ'nın sana verdiği rızkı yeme!

 

2. Ona âsi olmak istersen, O'nun mülkünden çık! Mülkünde olup da O'na isyan etmek uygun olur mu?

 

3. O'na isyan etmek istersen, gördüğü yerde günah işleme; görmediği yerde işle! O'nun mülkünde olup, verdiği rızkı yiyip, gördüğü yerde günah yapmak uygun değildir.

 

4. Can alıcı melek, ruhunu almaya geldiği zaman tövbe edinceye kadar izin iste. O meleği kovamazsın. Şimdi kudretin var, güç kuvvetin yerindeyken tövbe et! Tövbe edilecek zaman bu zamandır. Zira ölüm meleği aniden gelir.

 

5. Mezarda Münker ve Nekir ismindeki iki melek, sual için geldiklerinde, onları kov! Seni imtihan etmesinler.

 

Soran kimse,

 

- Buna imkân yoktur, dedi. İbrahim b. Edhem,

 

- Öyle ise şimdiden onlara cevap hazırla, buyurdu.

 

6. Kıyamet günü Allah Teâlâ, "Günahı olanlar cehenneme gitsin" diye emredince, "Ben gitmem!" de! Soran kimse,

 

- Bu sözümü dinlemezler, dedi ve tövbe edip ölünceye kadar tövbesinden vazgeçmedi.[51], [52]

 

Mürşidle Yapılan Tövbe

 

"Ey iman edenler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz."[53] âyeti, müminlerin topluca Allah Teâlâ'ya tövbe etmesini ve taatına yönelmesini emretmektedir. İnsan, tek başına güzel bir tövbe yapabilir fakat yalnız olarak tövbesini koruması gayet zordur. Hâlbuki tövbesine müminleri şâhit tutması, dualarını destek yapması, sonra da mümin kardeşleri ile takva yolunda bir ve beraber olarak dinini yaşaması Allah için en güzel bir yoldur.

 

Gerçek şudur ki bir insanın, emredildiği şekilde nasuh tövbesi yapması ve onu koruması kolay değildir. Bunun için insanın, müminlerin oluşturduğu bir takva cemaatini, nefs ve şeytan düşmanlarına karşı siper etmesi, salihlerin güzel ahlak ve dualarını kendisine destek yapıp dinini korumaya alması lazımdır.

 

Cenab-ı Hak, günahla nefsine zulmeden kullarına en güzel tövbe şeklini şöyle tarif etmiştir: "Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman, sana gelseler de, Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resul de onlar için istiğfar etseydi, Allah'ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı"[54]

 

Demek ki, ümmet için en hayırlı tövbe, Allah'ın sevgilisi ve halifesi olan Hz. Peygamber'in (s.a.v) huzurunda onun nurlu nazarları ve şahitliği altında yapılan, Onun da dua ve istiğfarla desteklediği tövbedir.

 

Fahruddin Razî (rh.a), bu âyetin tefsirinde demiştir ki: "Hz. Peygamber (s.a.v) ile birlikte yapılan tövbenin bir faydası da, tövbe yapanın istiğfarındaki gaflet ve kusurlarının Hz. Peygamber'in istiğfarı ile giderilmesi ve ilâhî huzura sahih ve sağlam bir tövbe olarak ulaşmasıdır. Çünkü kendileri için istiğfar eden peygamberi (s.a.v) Allah Teâlâ seçmiş, onu vahyi ile şereflendirmiş, kendisi ile kulları arasında bir elçi yapmıştır. Bundan dolayı, onun şefaat ve vesilesiyle huzuruna gelen bir şeyi geri çevirmemektedir."[55]

 

Bugün, yeryüzünde Allah Teâlâ'nın şahidi ve halifesi sıfatını koruyan, Hz. Rasulullah'ın (s.a.v) varisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kâmil mürşidler de, ümmetle yaptıkları tövbe ve istiğfarda Efendimizin (s.a.v) âyette anlatılan sıfatını temsil etmektedir. Kâmil mürşidler, kulların Allah Teâlâ'ya yönelişlerine şahit olmakta, tövbelerinin kabulü için ayrıca yüce huzurda yalvarmaktadırlar. Arifler, naz makamında niyaz ettikleri için, onlarla birlikte yapılan tövbeler, onların nezaretinde icra edilen zikirler, onların tavsiye ve emirleri doğrultusunda yapılan hizmetler Allah katında en verimli, en sevimli, en temiz ameller olarak kabul görmektedir. Yeter ki insan, bu makamın münkiri ve o huzurdaki edebin cahili olmasın.

 

Bir Allah dostunu şahit tutarak yapılan tövbede, tevazu ve kalp kırıklığı vardır. Bu durumda insan, kibrini kırmış, nefsini zelil etmiş, acizliğini anlamış, hiçliğini görmüş, ihtiyacını bilmiş ve ilacına koşmuş olmaktadır. Böyle bir tövbeyi hafife almak, münafıkların sıfatıdır ve o kimsenin, şu âyette anlatılan kimselerden olmasından korkulur: "Onlara: Gelin, Allah'ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların kibir içinde uzaklaştıklarını görürsün."[56]

 

Hz. Rasulullah'ın varisi kâmil bir mürşidin nezaretinde Allah'a yapılan tövbeyi Hristiyanların "Vaftiz" olayına ve papazın önünde günah çıkarma törenlerine benzetenler, tevhid dinini, Kur'an'ın hedefini, sünnette uygulanan biatlerin hikmetini ve tasavvufun edebini bilmiyorlar demektir. Eğer bildikleri halde böyle yapıyorlarsa, kendilerine yazık, hakka ihanet ediyorlar.

 

Takvaya ulaşmak ve marifetullahı tahsil etmek için kendisine biat ve intisap edenlere mürşid-i kâmilin istiğfar etmesi, Kur'an-ı Hakim'in emri ve edebi gereğidir. Cenab-ı Hak, Rasulullah Efendimiz'e (s.a.v) şöyle emir vermiştir: "Ey Peygamber! İnanmış kadınlar biat için sana geldiklerinde biatlerini kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir."[57], “Resulüm! Hem kendi kusurun, hem de erkek ve kadın müminlerin günahları için istiğfar et?"[58]

 

Hiç bir mümin, intisap ve tövbe için elini tuttuğu bir kâmil mürşide: "Ben şu şu günahları işledim, beni affet, günahlarımı temizle, beni Cehennem'de yakma, Cennet'e koy!" demez, diyemez. Ancak, "Ben Rabbime dönmek, rızasına yönelmek istiyorum; seni bu yolda kendime delil ve imam seçiyorum. Sen de bu amelime yüce Rabbim huzurunda şahit ol ve affım için O'na yalvar. Yalvar ki kalbime nur, gönlüme sürur versin, günahımı affetsin, beni güzel kullukta muvaffak etsin," der ve demek ister. Sonra, o arifin takva mektebinde talebe olur; ihlâs, takva ve edep dersleri okur. İşte tasavvufa girmek, mürşidle tövbe etmek, ona intisap yapmak budur. Ariflerin işi, Allah Teâlâ'yı kullarına, kulları da Allah Teâlâ'ya sevdirmektir.[59]

 

وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

 


[1] Cürcânî, Ta'rifât, s. 9,107,151.

[2] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.1, sf.69.

[3] Enam 120.

[4] Nisâ 4/31.

[5] Had: İslâm dini tarafından, günah işleyenler için miktar ve şekli belirlenmiş cezadır.

[6] Nisâ 4/31.

[7] Nisâ 4/17.

[8] Bk. Zehebî, Kitâbü'l-Kebâir, s. 18.

[9] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.1, sf.71-73.

[10] Buhârî, Vesâyâ, 23, Tıb, 38, Hudûd, 44; Müslim, İmân, 145; Ebû Davud, Vesâyâ, 10; Nesâî, Vesâyâ, 12.

[11] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.1, sf.83.

[12] Deylemî, Firdevsû'l-Ahbâr, nr. 7914.

[13] İbnMâce, Zühd, 29 (nr. 4243); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/70; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef. 8/130.

[14] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.1, sf.74-75.

[15] Feyzu’l Kadir Hadis no;9920

[16] Sohbetler, Seyyid Abdulhakim El Hüseyni (K.S) (Gavs-ı Bilvanisi), 14.Sohbet, Sey-Tac Yayınları.

[17] Buhârî, Daavât, 4; Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 49 (nr. 2497); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/383; İbnü'l-Mübârek, Kltâbü'z-Zühd, nr. 60.

[18] Heytemi, ez-Zevâcir, 1/21.

[19] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.1, sf.83-85.      

[20] Hakim, Müstedrek, l, 544; Kurtubî. Tefsir, 15/17.

[21] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.501.

[22] Hucurât 49/7.

[23] Şûrâ 42/37.

[24] Tirmizî, Fiten, 7; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/18,26; 3/446.

[25] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/12.

[26] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.1, sf.85-86.

[27] Safûrî, Nüzhetü 'l-Mecâlis, 2/387.

[28] Ben Pişmanım, Süfîlerden Tövbe Menkıbeleri, Siraceddin Önlüer, Hâcegân Yayınları, sf.87.

[29] Kalplerin Azığı - Kûtu’l-Kulûb, Ebû Tâlib El-Mekkî, Semerkand Yayınları, c.2.

[30] Yar ile Bayram, Dr. Ahmet Çağıl, Semerkand Yayınları, sf.64.

[31] Buhârî, Edeb, 60; Müslim, Zühd, 52.

[32] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.502.                           

[33] Yâsîn 36/12.

[34] Müslim, İlim, 15; Nesâî, Zekât, 64; Ahmed, Müsned, 4/357, 359.

[35] Tövbe 9/67.

[36] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.502-503.                    

[37] el-Mekkî, Kutu'l-Kulûb, 1/183-184.

[38] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.503.                           

[39] Müslim, İmân, 231; Tirmizî, Tefsir, 83; Ibn Mâce; Zühd, 29 (nr. 4244); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/297; Hâkim et-Tirmizî, Nevâdirü'l-Usûl, 1/362.

[40] Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 3/282; İbnu'l-Cevzî, Sıfatü's-Safve, 1/524.

[41] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.1, sf.77-79.

[42] Müslim, Zikir, 22; Ibn Mâce, Edeb, 58; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/147; Ali el-Muttakî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 5902.

[43] Tirmizî, Daavat, 98; Ahmed b. Hanbel. el-Müsned, 5/167-172; Ali el-Muttakî, Kenzû'l-Ummâl. nr. 5902.

[44] Taberâni, el-Mu'cemü'l-Kebir, nr. 7971; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 7049; Heysemî. Mecmau'z-Zevâid. 10/208; Ali el-Muttakî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 10192.

[45] Zebidî, İthâfu's-Sade, 11/348.

[46] Kalp Alemi, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.2, sf.103-107.

[47] Furkan 25/68-70.

[48] Gazâlî, Mükâşefetü'l-Kulûb, s. 43; ayrıca bk. Süyûtî, ed-Dürrü 'l-Mensur, 6/279; Cerîr et-Taberî, Tefsirû't-Taberi, 17/511; Ibn Kesîr, Tefsiri'i-Kur'ânl'l-Azîm, 6/2570.

[49] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.1, sf.95-97.

[50] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.1, sf.97.

[51] Attâr, Tezkiretü'l-Evliyâ (Haz. Süleyman Uludağ), 1158.

[52] Ben Pişmanım, Süfîlerden Tövbe Menkıbeleri, Siraceddin Önlüer, Hâcegân Yayınları, sf.120-121.

[53] Nur 24/31.

[54] Nisâ 4/64.

[55] Râzî, Tefsir-i Kebîr, 10/130.

[56] Münâfikûn 63/5.

[57] Mümtehine 60/12.

[58] Muhammed 47/19.

[59] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.509-511.

Geçmiş Duyurular  Güncel Duyuru