GÜNÜN SOHBETİ

 

 

MÜMİNLERİN VASIFLARI"

 

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ

 

وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ

 

“Gerçek müminler ancak Allah'a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” (Hucûrat, 49/15)

 

Mümin, ilahi sıfatların özel tecellisine ulaşan kimsedir. Bundan dolayı ona Allah ehli, Allah dostu, Allah adamı, Allah’ın şahidi denir. Çünkü mümin, kainatta Yüce Allah’ın emrettiği güzel ahlakı yaşamakta, bu hâliyle Allah’a şahitlik yapmaktadır. Mümin Allah Teala’nın habibi, alemlere rahmet Hz. Muhammed’i (s.a.v) kendisine örnek almıştır.[1] Mümin, gerçek bir peygamberin Allah tarafından getirdiği haberleri ve ilahi hükümleri tasdik eden kimsedir.[2]

 

Müminlerin en bariz özelliklerinden biri tevhid yani Allah’ı birleme, diğeri de ahirete imandır. Allah’a ve ahi­ret gününe inanmayan bir kişi yaptıklarının karşılığını sadece bu dünyada arayacağı için davranışları da ona göre şekillenir. Misal olarak böyle bir anlayışa sahip olan kişi işlediği fiillerin karşılığında göreceği mükâfat veya cezaya göre davranır. Kısaca bu kişinin tek ölçüsü men­faatidir, denebilir.

 

Müslüman ise yaptıklarının bu dünyada somut ola­rak bir karşılığını görmese de ahirette muhakkak sevap veya günah olarak karşısına çıkacağını bilir. Bu yüzden gündelik işlerinde tek ölçüsü Cenâb-ı Allah’ın rızasıdır.[3]

 

Şura Suresi’nde müminlerin en temel vasıfları şöyle sıralanır:

 

“İman edip Rablerine güvenen müminler: Büyük günahlardan ve hayasızca davranışlardan kaçınırlar. Kızdıkları zaman kusurları bağışlarlar. Rabblerinin davetine gönül hoşluğu ile uyar, namazı kılarlar. İşlerini ortaklaşa yaparlar.Kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar.Bir haksızlığa uğradıkları zaman yardımlaşırlar.”[4], [5]

 

İlgili diğer ayetler de şunlardır:

 

“Mü'minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında huşu içindedirler. Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtı öderler. Onlar ki, ırzlarını korurlar”[6]

 

“Ve onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riâyet ederler. Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler”[7]

 

“Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe ederler.”[8]

 

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler”[9]

 

Mümin Allah’tan razı Allah da müminden razıdır

 

Kur'ân-ı Kerîm'de müminler için buyrulur ki; "Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. En büyük mutluluk budur.”[10]

 

Allah'ın kulundan ra­zı olması, ona dilediği kadar ecir, sevap ve nimet vermesi, onu memnun etmesi ve nihayet ona rıza halini vermesidir. Buradaki karşılıklı rıza, en büyük saadet ve kurtuluştur.

 

Kulun Allah'tan razı olması, O'nun koyduğu hükümler­den ve mukadderattan rahatsız olmamasıdır. Allah'ın kulundan razı olması, onu emirlerine uyan ve yasaklarından kaçan bir halde görmesidir.

 

Muhammed b. Hafif der ki: "Rıza iki kısımdır. Allah ile rıza, Allah'tan rıza. Allah ile rıza, O'nun idareciliğine (emir, nehy, hüküm ve tercihlerine) razı olmaktır. Allah'tan rıza ise, O'nun gönderdiği kaza ve belâya razı olmaktır."[11]

 

Osman b. Merzuk el-Kureşî (k.s) ise şöyle demiştir: "Allah Teâlâ'dan her şeye razı olmak lazım gelir. Bir kimse Allah Teâlâ'dan razı, Allah Teâlâ da ondan razı ise, (o kimse) en bü­yük makama kavuşmuştur."

 

Hz. Peygamber (s.a.v), İbn Abbas'a (r.a.) tavsiyesinde onu bu yakîne teşvik ederek şöyle buyurmuştur:

"Allah için, yakîn ve rıza hâli içinde amel et. Eğer bu olmazsa, sabret. Şüphesiz hoşuna gitmeyen şeylere karşı sabretmende çok hayır vardır."[12], [13]

 

Mümin Peygamber Efendimizi her şeyden çok sever

 

İman ve ibadet de sevgiyledir. İnanan mümin, Allah Teâlâ'yı sever, Hz. Muhammed Mustafa'yı (s.a.v) sever. Kişi, Hz. Muhammed'i (s.a.v) sevmiyorsa inanmıyordur, inandığı halde sevmeyen hiç kimse olamaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Sizden her biriniz beni babasından, çocuğundan, bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (gerçek manada) iman etmiş sayılmaz."[14]

 

Her mümin, Resûlullah'ı (s.a.v) sevmenin farz olduğunu bilmelidir. Hz Ömer (r.a), bir gün Allah Resûlü'ne (s.a.v) edep içinde, "Ben sizi, nefsim hariç her şeyden çok seviyorum" dedi. Resûlullah Efendimiz (s.a.v), "Beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe, bu iş tamam olmaz" buyurdu. Hz. Ömer sustu. Allah Resûlü (s.a.v) kendisine yönelip bir kaç defa şefkatle nazar etti; o esnada kalbine nur ve feyiz akıttı. Hz. Ömer gönlünü yokladı, niyetine baktı, aslında Allah Resûlü'nü her şeyden çok sevdiğini anladi ve samimi olarak,"Sizi nefsimden de çok seviyorum" diye itiraf etti. Resûl-i Kibriya Efendimiz (s.a.v), "İşte şimdi oldu!" buyurdu.[15],[16]

 

Müminin kalbi uyanıktır

 

Gerçek mümin her halde kalbi yüce Allah'a bağlı kimsedir. Kalbi uyanık insan çalışırken, ticaret yaparken, yer ve içerken yüce Allah'la beraber olabilir. Bunun için özel bir köşeye ve halvete çekilmek şart değildir. Ariflerin dediği gibi, el işte, gönül dostta olmalıdır.

 

Yüce Allah kalbi uyanık ve kendisine bağlı kullarını şöyle övmüştür: "Onlar öyle er kişilerdir ki herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin (dehşetten) ters döneceği günden korkarlar."[17], [18]

 

 

 

Mümin güler yüzlü ve tatlı dillidir

 

Güler yüz ve tatlı dil, sevgi ve merhamet dolu bir kalbin ürünüdür. Güler yüz ve tatlı dil, insanları birbirine yaklaştıran, kaynaştıran, dostluk bağlarının temelini atan insanî bir davranış biçimidir. Güler yüz ve tatlı dil, Hz. Peygamber'in (s.a.v) ahlâkı ve en belirgin özelliğidir. Allah Resûlü (s.a.v), muhataplarına karşı daima güler yüzlü ve tatlı dilli bir üslup kullanmıştır. Onun davetindeki başarıda, güler yüz ve tatlı dilin önemli bir yeri vardır. Yüce Allah, Hz. Peygamber'in (s.a.v) bu vasfını şöyle övmektedir: "Allah'ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın; eğer kaba ve katı kalpli olsaydın elbette etrafındakiler dağılıp giderlerdi. Artık onları affet ve onlar için bağışlanma dile"[19], [20]

 

Mümin bir başkasına karşı hiçbir şekilde alaycı bir üslup, ahlâk dışı bir tavırla konuşmaz, kendisine karşı böyle bir üslup sergileyenlere karşılık mütevazı davranır, güzel bir üslupla müdafaa eder, olgunluğunu sergiler.

 

Mümin konuşmasını bilen, güzel söz sarfeden, diline hâkim olan kimsedir. Onun söylediği sözler yüzünü kara çıkarmaz. O ne kendini mahcup eder ne de dostlarını...

 

O düşünmeden, taşınmadan, gelişigüzel söylenen sözlerin zihinlerde, gönüllerde huzursuzluğa yol açabileceğinin farkındadır. Onun için konuşmadan önce sözlerini kendi içinde iyice bir ölçer biçer, anlamını düşünür ve kelimeleri özenle seçer; ne söyleyecekse ondan sonra söyler.

 

Hz. Peygamber (s.a.v), insanı günaha en çok sevkeden organın dil olduğuna dikkat çekmiş ve Allah katında en değerli müslümanın, eliyle ve diliyle başkalarına zarar vermeyen kişi olduğunu açıklamıştır.[21]

 

İbrahim et-Teymî (rh.a) şöyle der: "Mümin, konuşmak istediği zaman düşünür. Eğer söz faydasına ise konuşur, zararına olacaksa susar. Fakat günahkâr kimse böyle değildir, o, ağzına her geleni düşünmeden konuşup durur."[22], [23]

 

Mümin tevekkül sahibidir

 

Tevekkül, müminin bütün işlerinde tüm zahirî sebeplere sarılması, alınması gereken tedbirleri alması, çalışıp çabalaması ama gönlünü bunlara bağlamayıp sadece yüce Allah'a güvenip dayanmasıdır. Âyette şöyle buyrulmuştur: "Bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Çünkü Allah kendine tevekkül edenleri sever."[24]

 

Diğer âyet-i kerîmelerde: "Allah kuluna kâfi değil mi?"[25] "De ki, Allah bana yeter"[26] buyrulur.

 

"Tevekkül, rızık konusunda kaygı çekmemek ve Hak Teâlâ'ya güvenmektir" diyen bir arife, "O halde yan gelip yatalım ve rızkımızı bekleyelim" dediklerinde, arif zat şöyle demiş: "Böyle yapmamız Allah'ı sınamak olur. Kulun Mevlasını imtihan etmesi ise küstahlıktır."

 

Hz. Peygamber (s.a.v), devesini salıveren ve 'Allah'a tevekkül ettim' diyen kişiyi şöyle uyarmıştır:

"Deveni bağla, sonra tevekkül et"[27], [28]

 

Mümin boş işlerden uzak durur

 

Kur'an'da gerçek müminlerin faydasız, mâlâyâni konuşmalardan kaçındıkları belirtilir: "Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki namazlarında huşu içindedir. Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler..."[29]

 

Mümin, dini ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. Gereksiz ve boş sözlerin yanı sıra, insan hakkına tecavüz sayılan gıybet, iftira, dedikodu, yalan gibi sözler, söyleyenin kalbini kararttığı, günaha sevkettiği gibi dinleyeni de yanlış kararlara, hatalara ve felaketlere sürükleyebilir.[30]

 

Mümin sabırlıdır

 

Mümin başına gelen musibetlerin Allah'ın belirlediği şekilde geliştiğinden, imtihanın bir unsuru olduğundan ve Allah Teâlâ'nın adaletinden emindir.

 

Gerçek mümin, karşılaştığı zorluklar, musibetler, eziyetler karşısında Hak Teâlâ'yı sorgulamaz, davasının ve inancının doğruluğundan veya musibetlere katlanmasının mükâfatını göreceğinden şüpheye düşmez. O ancak kendisini sorgular ve muhasebeye çeker: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder."[31]

 

Allah'a olan güven, müminin sabrını ve tahammül gücünü artırır, azmini ve iradesini güçlendirir, kendini koyuvermesinin önüne geçer. Mümin kimsenin sabrı, gücündeki en önemli nokta da Allah'a inanma ve ilticadır. Allah, "Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir"[32] buyurmaktadır.

 

Mümin, felaketler karşısında çözülme yerine Allah'tan rahmet, yardım ve ihsan ümitleriyle metanetini korur, kendini küçültme yoluna sapmaz. Kendi özüne değer verip Allah'a iltica ederken acıya mecburen ve isyan ederek değil, Allah'ın mükâfatını umarak katlanır.[33]

 

Mümin günahlardan rahatsızlık duyar

 

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: Günah, insanın içinde burkuntu yapıyorsa, bu bir müminlik alametidir. Ama rahatsız etmiyorsa o da nifak alamettir. Zira nifak ve günah aynı cinstendir. Günah ancak münafığı rahatsız etmez.

 

Allah Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kimi, işlediği günahları rahatsız eder ve iyilikleri de sevindirirse, o kimse mümindir."[34], "Kişi, kötülük yapar da, bu ona rahatsızlık verirse, işte o mümindir."[35], [36]

 

Mümin hatasına karşı tövbe edendir

 

Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki; “Bütün insanlar hata edicidir. Hata edenlerin en hayırlıları hatasına tövbe istiğfar edenlerdir.”[37]

 

Diğer bir hadiste ise şöyle buyrulmuştur: “Mümin (günah ile dinini) yıkan ve (tövbe, istiğfar ile onu) tamir eden kimsedir. Onların en hayırlısı da halini düzeltmiş, yıktığını tamir etmişken ölen kimsedir.”[38]

 

Müminin tek korkusu Allah korkusudur

 

Müminin hissettiği gerçek korku, Allah korkusudur. Çünkü Allah'a iman, onu ölüm, fakirlik, insanlar veya herhangi başka bir şeyden gerçek anlamda korkmasını engeller.

 

Mümin ancak, büyük günahlara düşmekten, azap ve cezadan, emirleri yerine getirirken kusur işlemekten, ilâhî sınırları aşmaktan, manevî artış ve yükseliş sebeplerinin elinden alınmasından, uyanıklık hâlinin gafletle perdelenmesinden, amelde gayretten sonra durma ve gevşemekten, kalpte kuvvetlenmiş azmin zayıflamasından, tövbeyi bozarak Allah'a verdiği sözde durmamaktan, kendisini tövbe ettiği şeylere götürecek sebeplere tekrar düşme ve onlarla imtihan edilmekten, istikametten bozuk hâle dönmekten, alıştığı şehvetlere tekrar bulaşmaktan, Hak yolu bulduktan sonra kötü arzulara ve dünya menfaatine dönmekten kıyamet gününün dehşetinden, cehennem azabından ve Allah Teâlâ'nın gazap etmesinden korkar.

 

Müminin hayatında Allah korkusu, oldukça önemlidir. Çünkü bu korku, mümini günah işlemekten uzaklaştırır. İbadetleri yerine getirmeye, Allah'ın rızasını kazanacak hayırlı işler yapmaya sevkeder. Böylece mümin, Allah'ın gazap ve cezalandırmasından korunur.[39]

 

Mümin cömert olur

 

Efendimiz (s.a.v) cömertlik ahlakında zirvedir. O, müminlerden de cömertlik istemektedir. Bazı hadislerinde gelmeyene gitmeyi, vermeyene vermeyi, herkesi sevmeyi emretmektedir.[40]

 

Efendimiz (s.a.v): buyurmuştur ki, “İki haslet bir müminde bulunmaz: Cimrilik ve kötü ahlak.”[41]

 

Mümin Kusurları örter

 

Mümin, gücü yettiği kadar din kardeşinin kusurlarını örtmelidir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kim bir kardeşinin ayıbını örterse; Yüce Allah da onun dünya ve ahirette ayıplarını örter.”[42] [43]

 

Mümin gıybet etmez

 

Manevi hastalıkların en büyüklerinden ve halk arasında en yaygın olanlarından biri de hiç kuşkusuz gıybettir. Gıybet kötü bir huy olup haramdır. Hak Teâlâ gıybeti kötülemiş ve gıybet yapanı ölü eti yiyen kişinin durumuna benzetmiştir.

 

Nitekim Cenâb-ı Mevlâ şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı büyük günahtır. Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın; birbirinizi gıybet de etmeyin. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksinirsiniz. Öyleyse Allah'tan korkun. Şüphesiz ki Allah tövbeleri kabul eden ve çok merhamet edicidir."[44], [45]

 

Mümin koğuculuk yapmaz

 

İnsanların arasını bozmak, onları birbirine düşürmek maksadıyla söz götürüp getirme işini yapan, bunu iş edinmiş olan koğucunun cennete giremeyeceği çok kesin bir şekilde ifade edilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), "Söz taşıyan cennete giremez"[46] buyurmuştur.

 

Hz. Peygamber (s.a.v) Ashâb-ı kirâma,

 

"Size en kötülerinizi haber vereyim mi?" diye sordu. Ashab,

"Evet, yâ Resûlallah" dediler. Hz. Peygamber (s.a.v),

 

"Onlar söz taşıyarak dostlann arasını bozanlardır"[47] buyurdu.[48]

 

 

 

Mümin fitneye sebep olmaz

 

Fitne münafıkların ahlâkıdır. Kur'ân-ı Kerîm fesatçı, ara bozucu ve münafıkları anlatırken onların bu konuda çok mahir ve hazırlıklı olduklarını belirttikten sonra, "Onlara iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir"[49] buyurmaktadır.

 

Müfessirler bu âyetteki iki azap hakkında farklı görüşler beyan etmişlerdir. Kimi iki azabın biri dünyada rezalet, diğeri ahirette kabir azabıdır, demiştir. Kimi de biri dünyada mal ve evlatlarının başına gelen kaza ve belalar, diğeri ahirette ateşte görecekleri zahmet ve sıkıntılardır, demiştir. [50]

 

Mümin zulüm etmez

 

Zulüm; eziyet etmek, işkence ve baskı kullanmak, hakkı çiğnemek, hak yemek, haddi aşmak, söz ve fiilde aşırı gitmek, başkasının hakkına tecavüz etmek, adaletten kaçmak, bir şeyi eksik veya fazla yaparak işin hakkını vermemek demektir. Zulüm, başkasının hakkı üzerinde haksız bir tasarrufta bulunmak, herhangi bir konuda haddi aşmaktır. Zulüm, haksız yere başkasının malını almak, ırzına, namusuna sataşmak gibi uygunsuz davranışlardır.

 

Cenâb-ı Hakk'ın koyduğu prensiplere ters düşen her şey zulümdür ve bunları işleyenler de zalimlerdir. Zulmün karşıtı ise Allah Teâlâ'nın emirlerini O'nun emrettiği şekilde tatbik etmek demektir. Buna da adalet denir. Kur'an farklı yerlerde, değişik ifade ve üsluplarla zulmün her çeşidinden meneder ve, "Kâfirler bize değil, kendilerine zulmediyorlardı"[51] diyerek, haksızlığın dönüp zalimin başına dolanacağını vurgular. "Allah, asla zalimleri sevmez"[52] beyanı ile zulüm hakkında kesin hükmünü ortaya koyar. "Allah zalim bir toplumu hidayete erdirmez"[53] tehdidi ile zulmün de tıpkı kibir ve haktan sapma gibi imandan mahrumiyete sebebiyet vereceğini hatırlatır. "O gün zalimlerin yâr ve yardımcısı yoktur"[54] sözleriyle zalimin kötü akıbetini hatırlatır. [55]

 

Mümin kin tutmaz

 

Müslüman asla kin tutmaz. Çünkü kin, durduğu yerde durmayan, başka rahatsızlıklar üreten manevi bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalanan kimse, müslüman kardeşini bile kendine düşman görür onun uğradığı her zarara sevinir; onunla barışmaya yanaşmadığı gibi gıybetini yapıp aleyhinde konuşmaktan, böylece günahlarını kat kat artırmaktan da çekinmez.

 

Herkese hoşça bakmayı, hoş geçinmeyi, kimseye karşı gönlünde kin, haset ve nefret beslememeyi tavsiye eden Hz. Peygamber (s.a.v), Hz. Enes'e (r.a), “Yavrucuğum! Sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar gönlünde kimseye karşı kin beslemeden durabiliyorsan, bunu yapmaya çalış" buyurdu; sonra da sözünü şöyle tamamladı: "Yavrucuğum! İşte bu benim sünnetimdir. Benim sünnetimi kim canlı tutarsa beni seviyor demektir. Beni kim severse, cennette benimle beraber olur."[56], [57]

 

Mümin beddua etmez

 

Mümin, kendisi, sevdikleri ve malı hakkında bedduada bulunmamalıdır. Resûlullah Efen­dimiz (s.a.v) bundan sakındırmış ve şöyle buyurmuştur: “Kendinize beddua etmeyin! Çocuklannıza beddua etmeyin! Hizmetçilerinize beddua etmeyin! Mallarınıza da beddua etmeyin! Çünkü o bedduanız Allah tarafından ka­bul edileceği bir saate rastlar da, kabul edilir (ve sonunda yine kendiniz üzülürsünüz)"[58], [59]

 

 

Mümin öfkesine hakim olur

 

Mümin doğal olarak her insan gibi çeşitli olaylar karşısında öfkelenebilir. Fakat müminin üstün ahlâkının özelliklerinden biri, hiç kuşkusuz öfkesini Allah için yenmesidir. Zira o, kontrolsüz bir öfkenin kendisine bir fayda getirmeyeceğini, aksine öfkelendiğinde akıllıca davranamayacağını, adaleti koruyamayacağını çok iyi bilir. Böyle bir durumda hem kendisine hem de etrafına zararı dokunabilecek yanlış kararlar vermekten çekinir. İşte bu sebeple o, sabırlı davranır, affedici bir tutum sergiler. Allah Kur'an'da müminlerin bu özelliğini şöyle övmektedir: "O takva sahipleri ki bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar, öfkelerini yenerler ve insanları affederler. Allah da böyle güzel davranışta bulunanları sever"[60]

 

Hadis-i şeriflerde öfke ateşinin, yine ateşten yaratılan şeytanla yakından ilgisi olduğu ifade edilmiş ve, "öfke, şeytandandır"[61] denilmiştir. Ateşin işi, hareket etmek, dalgalanmak, rahat durmamak olduğu gibi, toprağın işi de sakin ve rahat durmaktır.

 

O halde üzerinde kızgınlık galip olan kimsenin Hz. Âdem'den (a.s) daha çok, şeytanla ilgisi olduğu anlaşılır. Bu sebeple kişi kızdığı zaman hemen bir abdest almalı veya soğuk suyla yıkanmalı ve burnuna su çekmeli, ayakta ise oturmalı, oturuyorsa yatmak suretiyle öfkesini söndürüp şerrinden kurtulmaya çalışmalıdır.[62]

 

Mümin Allah için sever, Allah için kızar

 

Hakiki bir müminin en bariz özelliği, Allah için sevmek, Allah için kızmaktır. Onun her şeyi Allah içindir. Bütün ibadetleri, hayatı ve ölümü Allah için olan mümin, malını ve canını cennet karşılığında Rabb'i olan Allah'a satmıştır.[63] Bundan dolayı o, her ne yaparsa Allah rızası için yapan ve maksadı Allah rızası olan bir karaktere sahiptir... Sevdiğini Allah için sever, sevmediğini Allah için sevmez, dostluğu Allah için, düşmanlığı Allah içindir... Sünnet üzere yaşamanın gereği de budur... Zira Resûlullah (s.a.v) böyle idi ve böyle olmamızı tavsiye etmişti... Nitekim hadislerinde şöyle buyurmuştur:

 

"Kul, Allah için sevip Allah için nefret etmedikçe, samimi olarak imanı kazanmış olmaz. Allah için sever ve Allah için nefret ederse, Allah Teâlâ tarafından bir velayeti hak eder."[64]

 

"Kim (sevdiğini) Allah (rızası) için sever, (buğzettiğine) Allah (rızası) için buğzederse, (verdiğini) Allah (rızası) için verir, (vermediğini de) Allah (nzası) için vermezse, imanını kemale erdirmiş olur."[65] [66]

 

Mümin riyadan uzak durur

 

Riya, münafık ve kâfirlerin temel özelliklerindendir. Bu, hem inançları hem de ibadet ve davranışları açısından böyledir. Allah Teâlâ'ya yapılan ibadet ve taatlerde riya yapmak, büyük günah olup insanı şirke götürür. Allah Teâlâ, riya ve gösterişi münafıkların bir sıfatı olarak beyan etmiştir.[67] Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! İnsanlara gösteriş için malını infak edip Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi, başa kakmak ve eziyet etmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Çünkü onun bu gösterişinin hali, üzerinde az bir toprak bulunan bir kaya parçasının haline benzer ki ona şiddetli bir yağmur isabet edince üzerindeki toprağı temizleyip kendisini katı bir taş halinde bırakır"[68]

 

Riya hakkında Allah Resulü (s.a.v) de, "Allah Teâlâ, içinde hardal tanesi ağırlığında riya bulunan bir ameli kabul etmez"[69] buyuruyor.[70]

 

 

Mümin hırslı olmaz

 

İnsanın tabiatında doyumsuzluk ve açgözlülük vardır; insanın Karun kadar serveti de olsa, mala ve paraya doymaz. Dünyayı seven kimse, deniz suyu içen kimse gibidir, içtikçe susuzluğu artar. Dünya malına hırsı olan kimse de dünyalığı arttıkça açgözlülük ve hırs ağzını açarak yok mu daha demeye başlar. Hak Teâlâ insanın bu kötü hırsına işaret ederek şöyle buyurmaktadır:

 

"Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır."[71]

 

"Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşlere, güzel ve cins atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı insanların aşırı sevgisi vardır ve bu sevgi, insanlar için çekici bir hale getirildi. Fakat bunlar, dünya hayatının geçici nimetleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır."[72]

 

Hz. Peygamber de (s.a.v) bu manaya işaret ederek şöyle buyurmuştur: "İnsanoğlunun bir vadi dolusu malı olsa, ikinci bir vadi dolusu mal daha ister. İki vadi dolusu malı olsa, üçüncüsünü ister. İnsanoğlunun gözünü ancak toprak doyurur."[73], [74]

 

Hz. Peygamber (s.a.v) Ebû Hüreyre'ye (r.a) nasihat ederken şöyle buyurmuştur: "Ey Ebû Hüreyre! Takva sahibi ol, insanların en âbidi olursun. Kanaatkâr ol, insanların en çok şükredeni olursun. Kendin için arzu ettiğin şeyi bütün insanlar için de iste, o zaman (hakiki) mümin olursun."[75]

 

Kıssa: Sen Daha Muhtaçsın!

 

Abdülvehhâb (k.s) şöyle anlatmıştır:

"Bir hac mevsiminde Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) ile birlikteydim. Etrafında Arap olmayan pek çok kimse vardı. Biri 500 dinar altın getirip Cüneyd'in önüne koydu ve,

 

"Bunları şu fakirlere dağıt!" dedi. Cüneyd,

"Senin bundan başka paran var mı?" diye sordu, adam,

"Evet, benim daha çok altınım var" dedi. Cüneyd,

"Sahip olduklarından başka malın olsun istiyor musun?" diye sordu. Adam,

"Evet" dedi. O zaman Cüneyd,

"Bu altınları al; sen onlara bizden daha fazla muhtaçsın!" dedi ve getirilen altınları kabul etmedi.[76], [77]

 

Mümin gözünü ve gönlünü haramdan korur

 

Mümin, gözünü haramdan ve kalbini karıştıracak şeylerden korumalıdır. Kendisini ilgilendirmeyen şeylere takılmamalıdır. Gözünü haramdan korumayanın gönlü ilâhî muhabbetten mahrum kalır. Allah Teâlâ, bu konuda bizlere şu emri vermiştir: "Resûlüm! Mümin erkeklere söyle; gözlerini harama bakmaktan çeksinler, namus ve iffetlerini korusunlar. Böyle yapmaları onlar için daha temiz bir davranıştır. Hiç şüphesiz, Allah bütün yaptıklannızdan haberdardır. Mümin kadınlara da söyle, gözlerini harama bakmaktan çeksinler, namus ve iffetlerini korusunlar"[78], [79]

 

Mümin şöhretten sakınır

 

Şöhret, insanlar arasında anılmaktan, övülmekten, sevilmekten ve rağbet görmekten hoşlanmaktır. Hele bunu hak etmediği bir vaziyette iken ister ve sahip olmadığı işlerde beklerse, daha büyük felakettir. Şöhret olma derdi, kalbi öldürücü bir zehirdir. Zira şöhret sevgisi, içinde kibir, benlik, gösteriş gibi hastalıkları da taşır. Şöhret sevgisi kalbin yüce Allah'tan gafil olmasından ve gerçek şerefin ne olduğunu bilmemesinden ileri gelir, insan şunu bilmelidir ki bütün izzet, itibar, şeref, güzel hayat ve ebedî saadet yüce Allah'ın katındadır. İnsan için en güzel şeref, yerde değil gökte anılmasıdır. [80]

 

Câbir Hz. Peygamber'in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Allah'ın koruduğu hariç, şer yönünden kişiye dini veya dünyası hususunda parmakla gösterilmek yeter de artar bile! Allah sizin sûretlerinize (şöhretlerinize) bakmaz. Ancak kalplerinize ve amellerinize bakar."[81] [82]

 

Mümin uzun emelli olmaz

 

Kalbi fesada sürükleyen asıl neden, kişinin nefsini hesaba çekmeyi bırakması ve uzun emel sevdasına düşüp aldanmasıdır. Uzun emel sahipleri, ibadetleri vaktinde yapmazlar. Tövbeyi terkederler. Kalpleri katılaşır. Ölümü hatırlamazlar. Vaaz ve nasihatten ibret almazlar. Onlar, hep dünya malına ve mevkiine kavuşmak için ömürlerini harcarlar. Ahireti unutur, sadece zevk ve sefasını düşünürler.

 

Enes b. Mâlik'ten (r.a) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: "İnsanoğlu ihtiyarladığı halde kendisiyle beraber iki haslet genç kalır. Bunlar, dünya malına karşı hırs ve uzun yaşamaya karşı hırstır."[83], [84]

 

Rivayet edildiğine göre, bir keresinde Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] eline üç tane sopa aldı. Birini önüne, diğerini yan tarafına dikti. Üçüncüsünü de uzak bir yere... Sonra ashabına hitaben,

 

"Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz?" diye sordu. Ashab,

 

"Allah ve Resûlü daha iyi bilir" dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v) onu şöyle anlattı:

 

"Bu insan, bu eceli, bu da emelleridir (hayalleri). İnsanoğlu emellerinin peşinden koşarken, daha ona ulaşamadan eceli onu yakalayıverir."[85], [86]

 

Mümin ümitsizliğe düşmez

 

Mümin, asla ümitsizliğe kapılmaz. Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de, müminlerden hiçbir olay karşısında ümitsizliğe kapılmamalarını, hep ümit ve güven içinde olmalarını istemiştir. Ümitsizliğe düşmemek için şu âyet yeterlidir: "(Ya Muhammed! Kullarıma benim tarafımdan) de ki: "Ey (günah işlemekte) nefslerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyiniz. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[87], [88]

 

Mümin övülmekten hoşlanmaz

 

İnsan fıtratı gereğince daima övülmeyi, methedilmeyi ve yüceltilmeyi sever. Kötülenmekten, yerilmekten hoşlanmaz. Bazı kimseler, insanların kendisini yermelerinden korktukları için, söz ve fiillerinde gösterişe ve riyakârlığa yönelirler. İnsanlara olduğundan farklı görünerek onların sevgisini çekip yergilerinden kurtulmak isterler. Allah için yaptığı ibadetlere bile insanların övgüsünü kazanmak için riya karıştırır. Oysaki insanlar, onu övmekle ne hayat süresini uzatabilir, ne rızkını çoğaltabilir ne ağzının tadını ziyadeleştirebilir, ne herhangi bir belayı başından savabilir ne de Allah'ın takdir etmiş olduğu kötü bir şeyi ondan uzaklaştırabilirler.

 

Vehb b. Münebbih (r.a), "Münafığın özelliklerinden ikisi, övülmeyi sevmek, yerilmekten hoşlanmamaktır" buyurmuştur.

 

Ebû ishak el-Fezârî (rh.a) diyor ki: "Bazı kimseler, insanlar tarafından övülmeyi seviyorlar. Halbuki Allah Teâlâ'nın rızası yanında, insanların övmelerinin sinek kanadı kadar kıymeti yoktur."[89], [90]

 

Mümin münakaşa etmez

 

Münakaşa, herhangi bir konuda, haklı olduğunu karşı tarafa kabul ettirebilmek için sert, hırçın, öfkeli davranmaktır. Sert ve öfkeli bir kimse ise kontrolünü kaybeder, aklı ile hareket edemez. Muhatabının doğru sözlerine kulak veremez ve kendi yanlışlarını savunmaya kalkar. Bu da kötü huylardan biridir. Zira her şeyde itiraz etmek ve muhalefet etmeyi âdet haline getirmek, kimsenin sözünü kabul etmemek, çok çirkin bir huydur. Hakkı açıklamak niyetiyle de olsa, başkalarını mağlup etmek için yapılan tartışmalar zararlıdır.[91]

 

Hz. Resûlullah (s.a.v), "Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebiyle olmuştur" diye buyurmuş ve buna delil olarak da şu âyeti okumuştur: "Onlar, 'Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu?' dediler. Sana böyle söylemeleri, sırf tartışmaya girişmek içindir. Doğrusu onlar münakaşacı bir millettir."[92], [93]

 

Mümin yalan söylemez

 

Mümin, sözü, özü ve işi ile emin, güvenilir kimse demektir. Yalancılık kadar imana ve mümine ters bir huy yoktur. insanlar arasındaki ilişkiler sevgi, saygı ve güvene dayanır. Doğruluk ve doğru söylemek toplumu kaynaştırırken, yalan ve yalancılık ise insanlar arasındaki saygı ve güveni, dostluk ve arkadaşlığı ortadan kaldırır, hakların kaybolmasına, adaletin yerini zulmün almasına sebep olur.

 

Müslüman yalan söylemekten son derece kaçınmalıdır. İslâm dini yalanı münafıklık alametlerinden sayar. Allah Resûlü (s.a.v), müslümanlardan hırsızlık, zina, içki gibi had cezası gerektiren en ağır suçları işleyenlerin bile cennete girebileceğini belirtir, fakat yalanı müslümana bir türlü yakıştıramaz. Çünkü yalan küfrün esası, nifakın alametidir. Güzel ahlâkı tahrip eder.

 

Abdullah b. Cirad (r.a) anlatıyor: Resûlullah'a (s.a.v),

 

"Ey Allah'ın Resûlü! Mümin zina eder mi? diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.v),

"Bu bazan oluyor" buyurdu. Bunun üzerine,

"Ey Allah'ın Resulü! Mümin yalan söyler mi?" diye sordum. Allah Resûlü (s.a.v),

"Hayır" dedikten sonra şu âyeti okudu: "Allah 'ın âyetlerine inanmayanlar ancak yalan uydururlar. İşte onlar yalancıların ta kendileridir."[94], [95]

 

Mümin kibirlenmez

 

Müminin kalbinde kibrin zerresi bile olmamalıdır. Zira büyüklük sadece Allah Teâlâ'ya mahsustur. Hz. Peygamber (s.a.v), yükselmenin kibirle değil tevazuyla olacağını haber vermiştir. Böylece mümin nefsini herkesten küçük görmeli ve herkese tevazu göstermeli. Büyük ârif İmam Gazâlî'nin buyurduğu gibi kulun vazifesi, kim olursa olsun, kimseye karşı kibirlenmemektir. Bir cahil gördüğü zaman,

 

"Bu adam cehaletinden isyan etmiş olabilir, ben ise bilerek isyan ediyorum. Bu, benden daha mazurdur" demeli. Bir âlim gördüğünde ise,

 

"Bu, benim bilmediklerimi biliyor, ben buna nasıl emsal olurum?" demeli. Yaşlı birini gördüğünde,

 

"Bu, benden yaşlı, benden daha çok Allah'a ibadet etmiştir" diye düşünmeli. Kendisinden küçüğünü gördüğünde,

 

"Bu benden genç, bunun günahı daha azdır" demelidir. Bid'at sahibi veya bir kâfiri gördüğünde,

 

"Bilmiyorum, belki Allah buna hidayet nasip eder de benim şimdiki mertebemde olur. Allah korusun, bakarsın beni onun vaziyetine çevirir. Hidayetin aslı benden olmadığı gibi, devamı da benim elimde değildir" demelidir.[96], [97]

 

Müminin güzel vasıflara sahip olmasında Kamil Mürşidlerin görevi

 

Kalp, yanlış inanç ve kötü huylarla kirlenir, duyarlılığını kaybeder, körelir, katılaşır, taş gibi olur. Yüce Mevlâ buna işaret ederek şöyle buyurmuştur:

 

"Sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı oldu. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki yarılır Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklannızdan gafil (habersiz) değildir"[98]

 

"Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”[99] 

 

Katılaşan ve taşlaşan bir kalp hastadır, sağlıklı değildir. işlerini yerine getiremez. Bu artık tedaviye muhtaçtır, temizlenmesi gerekir. Bu da ancak bir kalp doktoru olan kâmil bir mürşidin rehberliğinde mümkün olabilir. Çünkü sadık olabilmek için sadıklarla beraber olmak lazımdır. Bunun içindir ki Mevlâmız (c.c), "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun"[100] buyurur.

 

Ebû Hafs el-Haddâd (k.s), "Gönlünde tevazuun bulunmasını isteyen bir kimsenin, salihlerin sohbetinde bulunması ve onlara hizmetten ayrılmaması lazım gelir" demiştir.

 

İmâm-ı Rabbânî (k.s) de şöyle demiştir: "Gönül dalgınlığının ilacı, gönlünü Allah Teâlâ'ya vermiş olanların sohbetidir."

 

Cafer b. Süleyman (r.a) şöyle anlatır: "Kalbimde bir katılık hissettiğim zaman, sabah erkenden Muhammed b. Vâsi'in (k.s) yanına gider, yüzüne bakardım. Böylece kalbimdeki katılık kaybolur, ibadete neşe ile sarılırdım. Tembellik benden uzaklaşır ve bu neşeyle bir hafta ibadet ederdim."

 

Ömer b. Abdülaziz (r.a) ise, "Medine'nin fakihlerinden Ubeydullah b. Abdullah ile bir mecliste bulunmam, benim için bütün dünyadan daha sevimli ve daha hayırlıdır. Onun gibilerle oturup kalkmakla akıl nurlanır, kalp huzura erer, edep elde edilir" diyor.

 

Mimşâd ed-Dîneverî (k.s), "Salihlerle sohbet etmek, onlarla beraber bulunmak kalpte iyilik meydana getirir. Kötü kimselerle sohbet etmek ve onlarla beraber bulunmak kalpte fesat ve kötülük meydana getirir" demiştir.[101]

 

 

وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

 

[1] Allah Yolunda Yardım ve Cömertlik, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları.

[2] Ehli Sünnet İnancı, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları.

[3] Peygamberimizin İzinde Günlük Hayat, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Ayhan, Semerkand Yayınları, sf.36.

[4] Şura/36-39.

[5] Birlik ve Başarının Sırrı, Muhammed Emin Gül, Semerkand Dergisi, Nisan 2000.

[6] Müminun, 1-5.

[7] Müminun, 8-9

[8] Ali İmran, 134-135

[9] Enfal 2

[10] Mâide 5/119; Tevbe 9/100; Mücâdele 58/22.

[11] Kuşeyri, Risâle, s. 194.

[12] Beyhaki, Şuabü'l-lmân, nr. 10000; Ebû Nuaym, Hilyetû'l-Evliyâ, 1/389.

[13] Kalp Alemi, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.1, sf.153-154.

[14] Buhârî, İmân, 8.

[15] Buhârî, Eyman, 3; Ahmed, Müsned, 5/293.

[16] Ateşin Yakmadığ-ı Aşık, Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.109.

[17] Nûr 24/37.

[18] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.1, sf.54

[19] Âl-i İmrân 3/159.

[20] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.4, sf.165.

[21] Buhârî, İmân, 5.

[22] Ibn Ebü'd Dünyâ, Kitâbü's-Samt, nr. 88; Zebidi, İthafü’s-Sade, 9/163; Gazali, İhyaü Ulumid-Din, 1-1555.

[23] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.4, sf.210-211.

[24] Âl-i imrân 3/159.

[25] Zümer 39/36.

[26] Zümer 39/36.

[27] Tirmizi, Sıfatû'l-Kıyâme, 60; Heysemî, ez-Zevâid, nr. 18187; Ibn Hibbân,

[28] Kalp Alemi, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.1, sf.98.

[29] Mü'minûn 23/1-3.

[30] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.4, sf.174.

[31] Şura 42/30.

[32] Bakara 2/153.

[33] Kalp Alemi, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.2, sf.39-40.

[34] Tirmizî, Fiten, 7; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/18,26; 3/446.

[35] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/12.

[36] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.1, sf.85

[37] Tirmizî, Kıyame, 49; İbn Mace, Zühd, 30, Darimî, Rikak, 18; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 198; Hakim, Müstedrek, IV, 244.

[38] Bezzar, Müsned, No: 3236; Tabarani, el-Evsat, No: 1877; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, X, 201.

[39] Kalp Alemi, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.2,sf.132-133.

[40] Hâkim, Müstedrek, IV, 162; Ahmed, Müsned, IV, 146, 158; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X, 330.

[41] Buhârî, Edebü’l-Müfred, Had. No:282; Tirmizî, Birr,41;Heraitî,Mesâviü’l-Ahlak,Had. No:9.

[42] Müslim, Zikr, 38; Ebu Davud, Edeb, 68; İbnu Mace. Mukaddime, 17. Aynı konuda bkz: Buhari, Mezalim, 3.

[43] Kalplerin Azığı - Kûtu’l-Kulûb, Ebû Tâlib El-Mekkî, Semerkand Yayınları, c.4.

[44] Hucurât 49/12.

[45] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.2, sf.26.

[46] Buhârî, Edeb, 50; Edebü'l-Mûfred, Birr. 322; Müslim, İmân, 45 (nr. 169); Ebû Davud, Edeb, 33; Tirmizî, Birr, 79; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/28.

[47] Buhâri, Edebü'l-Müfred, nr. 323.

[48] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.2, sf.53-58.

[49] Tevbe 9/101

[50] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.2, sf.75.

[51] Bakara 2/57.

[52] Al-i Imrân 3/57.

[53] Bakara 2/258.

[54] Âl-i Imrân 3/192.

[55] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.2, sf.83-106.

[56] Tirmizi, ilim, 16.

[57] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.2, sf.133-140.

[58] Ebû Davud.

[59] Edep Bir Taç İmiş, Doç. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları.

[60] Âl-i İmrân 3/134.

[61] Ebû Davud. Edeb. 4; Ahmed b. Hanbel, el-Mûsned. 4/226.

[62] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.2, sf.163-178.

[63] Tevbe9/111.

[64] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/430; Münziri et-Tergib vet-Terhib, nr. 4452.

[65] Ebû Davud. Sünnet, 15 (nr. 4681); Tirmizi, Kıyâmet, 22 (nr. 2642)- Ahmed b. Hanbel el-Müsned, 3/440; 5/247; Münzirî, et-Tergib vet-Terhib. nr. 4454

[66] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.2, sf.188-189.

[67] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.3, sf.29.

[68] Bakara 2/264.

[69] Münziri, et-Tergib ve't-Terhîb, 1/72.

[70] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.3, sf.32-33.

[71] Meâric 70/19.

[72] Âl-i İmrân 3/14.

[73] Buhârî, Rikâk, 10; Tîrmizî, Zühd, 27, Menâkıb, 64; İbn Mâca, Zühd, 27 (nr.4235); Dârimî, Rikâk, 62 (nr. 2781); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/168.

[74] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.3, sf.64..

[75] İbn Mâce, Zühd, 24 nr. 4217; Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 5/53; Ebû Ya'la, el-Müsned, nr. 5865.

[76] Kuşeyrî, Risâle, s. 267 (Dımaşk 2000).

[77] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.3, sf.84-85.

[78] Nûr24/30-31.

[79] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.3, sf.113..

[80] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.3, sf.144..

[81] Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr 6977.

[82] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.3, sf.151.

[83] Buhârî, Rikâk, 5; Müslim, Zekât, 114-115 (nr. 1046-1047); İbn Mâce, Zühd, 27 (nr. 4234); Tirmizî, Zühd, 28 (nr. 2339); Ahmed b. Hanbel, 9 Müsned, 3/192; Begavî, Şerhu's-Sünne, nr. 4087.

[84] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.4, sf.17.

[85] Deylemî, Firdevsû'l-Ahbâr, nr. 6760; Zebîdî, Ithif, 14/38; ayrıca I Tirmizî, Emsâl, 7 (nr. 2870).

[86] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.4, sf.15.

[87] Zümer 39/53.

[88] Kalp Alemi, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.2, sf.101.

[89] Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 8/255.

[90] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.4, sf.37.

[91] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.4, sf.63.

[92] Zuhruf 43/58.

[93] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.4, sf.65.

[94] Nahl 16/105. Hadis için bk. HerâitT, Mesâvi'l-Ahlâk, nr. 132; Süyûtt, ed-Dûrrû'l-Mensûr, 5/168; Ibn Ebü'd-Dünya, Kitâbü's-Samt, nr. 477.

[95] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.4, sf.106-107.

[96] Gazâli, Ihyâû Ulûmi'd-Dîn, 3/1958.

[97] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, C.1, sf.125.

[98] Bakara 2/74.

[99] Zümer 39/22.

[100] Tevbe 9/119.

[101] Kalbin Hastalıkları, Siraceddin Önlüer, Semerkand Yayınları, c.4, sf.25-27..

Geçmiş Duyurular  Güncel Duyuru