GÜNÜN SÜNNETİ

 

 

"İLMİN FAZİLET VE ÖNEMİ - İLME YARDIMCI OLMAK"

 

İlim, bir şeyin ne olduğunu anlamaya çalışmaktır. İlim kadar faziletli, onun öğrenilmesi ve öğretilmesi kadar büyük bir ibadet de yoktur. Çünkü ilim, Hakk'a yakın olmaya ve Hakk'ı tanımaya vesiledir. Ayrıca Alim, Allah'ın (c.c) isimlerinden bir isim; ilim ise O'nun sıfatlarından bir sıfattır.

 

İlim, amelden önce gelir. Bir bilgi öğrenilir, ardından bu bilgiye uygun amel yapılır. İman ise başlangıç noktası niteliğindedir. İman, ilimden de önce gelir. Peygamberler, insanları ilk olarak iman etmeye, bunu kabul edenleri de ilim öğrenip amel etmeye davet etmişlerdir.[1]

 

İlim elde etmek, her Müslüman erkek ve kadın için bir görevdir. Şöyle ki: Her müslümanın yapmakla yükümlü bulunduğu din görevlerini yerine getirmek, hak ile bâtılı, helâl ile haramı ayırmak için yeterince bilgi sahibi olmak üzerine farzdır. Bir hadîs-i şerifte buyurulmuştur: "Her müslüman erkek ve kadına ilim öğrenmek bir farzdır.”[2]

 

Başkalarına muhtaç oldukları şeyleri öğretmek için ilim öğrenmek de sünnettir, bir ibadettir. Bundan fazlasını bir kemâl ve bir şeref olmak üzere öğrenmek de mübahtır. Başkalarına karşı övünmek, mücadele edip büyüklenmek için ilim elde etmek ise mekruhtur.

 

İlim öğrenmek aslında, hem fertler için, hem de cemiyetler için gereklidir. Bu bir zarurettir. Böyle zaruret miktarı ilim öğrenmek bir İslâm toplumunun bütün fertlerine yönelen bir farzdır. Ancak ilimlerin bir kısmı, her kişi için gerekli olduğundan bu kısmın öğrenilmesi bir farz-ı ayndır. Herkesin öğrenip bilmesi ve onu yapması gerekir.

 

İlimlerin bir kısmı da, her fert için değil, cemiyet hayatı için gerekli olduğundan bunun öğrenilmesi de bir farz-ı kifayedir. Tıp, hesap, harp ve teknik ilimleri gibi... Bu ilimleri herkes elde edemez. Bunlarla toplumun bazı kişileri meşgul olabilirler. Bunları bir kısım şahıslar öğrenirse, bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat bu ilimlerle, İslâm toplumunu meydana getiren şahısların hiç biri meşgul olmazsa, o toplumun bütün ferdleri Allah yanında sorumlu olurlar.

 

İslâm dininde ilmin kıymeti pek büyüktür. İlim bir nurdur, bir hayattır, bir cemiyetin yaşamasına ve yükselmesine sebebdir. Cahillik ise, bir karanlıktır, bir ölüm, bir felâkettir.

 

İlim dünyada en faziletli ve en şerefli bir sıfattır. Bununla birlikte sorumluluğu en ağır bir emanettir. Onun hakkını verenler, yüce Allah'ın rızasına ererler. İlmin hakkı hedefine uygun kullanılmasıdır.

 

İlmin hedefi, Allah Teâlâ'nın varlığını isbat ve rızasına ulaşmaktır. İlmin Allah için okunması ve rızasına giden yolda kullanılması şarttır. Yoksa ilim rahmet değil, zahmet olur.

 

Farz olan ilimden kaçana cehaletinin hesabı, kendisine ilim verilen kimseye ise, ilminin hakkı sorulacaktır. Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) şu uyarısı her insanı yakından ilgilendirmektedir:

 

" İnsan şu dört şeyden hesaba çekilmedikçe, kıyamet günü hesap yerinden ayrılamayacaktır:

 

1. Ömrünü nerede harcadığı

2. İlmiyle ne yaptığı

3. Malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği

4. Bedenini nerede eskittiği[3]

 

İlmin faydalı olmayanı da vardır. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) böylesi bir yükten korkarak, yüce Allah'a şöyle sığınmıştır: “Allahım! Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım,"[4]

 

Allah Teâlâ, ilim ehlinden takva istemektedir. Çünkü takva, ancak ilimle elde edilir. Bu hususta âyeti kerime meali şöyledir: "Allah'tan, kulları içinde ancak ilim ehli olanlar korkar"[5] Şu halde takva sahibi olmayan kimse, gerçek âlim değildir. Yüce Allah'ı tanıyan ve O'na isyan etmekten korkana cahil denemez.[6]

 

İlim öğrenmenin fazileti

 

Ebü’d-Derdâ (r.a), Allah Resûlü’nün (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim, diyor: "Bir kimse ilim öğrenmek için yola çıkarsa, cennete ulaşan bir yola girmiş olur. Melekler ilim öğrencisine hoşnutluklarından dolayı kanat gererler, yer ve göktekiler hatta denizdeki balıklar onun için istiğfar ederler.”[7]

 

Yine Ebü’d-Derdâ (r.a), Hz. Peygamber’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu nakleder: "Her şey âlim için istiğfar eder, denizdeki balıklar bile."[8]

 

Safvân b. Assâl el-Murâdî şunları anlatıyor: “Peygamber’in (s.a.v) yanına gittim ve dedim ki:

 

- Ey Allah’ın elçisi, ben ilim öğrenmeye gel­dim. Bana şöyle buyurdu:

 

- Merhaba ey ilim talebesi! Muhakkak ki ilme tâlip olanı melekler kuşatır ve kanatları altına alır. Sonra arzuladıkları şeye (çabucak) ulaşmaları için ilim yolunda olanlara sevgilerinden dünya sema­sına varıncaya kadar birbirlerini taşırlar.”[9]

 

Zir b. Hubeyş (r.a) rivayet ediyor: Safvân b. Assâl el-Murâdî’ye uğradım, bana,

 

- Ne niyetle geldin, dedi, ben de,

 

- İlim öğrenme isteğiyle geldim, dedim. Bunun üzerine,

 

- Peygamber’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim, dedi: “Hiç kimse yoktur ki evinden ilim öğrenmek için çıksın da melekler yaptıkları işlerden razı ola­rak kanatlarını onun üzerine germesin.”[10]

 

Ebû Hüreyre (r.a), Pey’amberimiz'den (s.a.v) şöyle naklediyor: "Kim ilim arzusu ile bir yola girmişse, Allah da cennete giden yolu ona kolaylaştırır.”[11]

 

Ebân b. Osman’ın babası Osman’dan (r.a) gelen bir rivayette, Allah Resulü şöyle buyuruyor: "Kıyamet günü peygamberler ve âlimler, sonra da şehidler şefaat ederler.”[12]

 

 Ebû Ümâme el-Bâhilî (r.a), Allah Resülü’nün (s.a.v.) şöyle buyurduğunu naklediyor: “Size ilmi, daha ortadan kalkmadan ve aranız­dan kaybolup gitmeden tavsiye ediyorum. ” Sonra işaret parmağını ve orta parmağını bir araya getirdi, şöyle devam etti:  "Öğrenen ve öğreten sevapta ortaktırlar. Bundan başka kimselerde hayır yoktur.”[13]

 

Hasan’dan gelen bir rivayette Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İlim öğrenmek, sonra da onu sırf Allah rızası için öğretmek sadakadır.”[14], [15]

 

İlim Öğrenmek İçin Yola Çıkan Cennet Yoluna Çıkmıştır

 

Fakih Ebü'l-Leys Semerkandî (rh.a) der ki: Kays b. Kesîr (rh.a) şöyle anlatmıştır: Ebü'd-Derdâ (r.a) ile birlikte Dimaşk (Şam) mescidinde oturuyorduk. Ebü'd-Derdâ'nın (r.a) yanına bir adam yanına geldi ve,

 

- Ey Ebü'd-Derdâ! Ben buraya Resûlullah'ın (s.a.v) şehri Medine'den, bir hadis-i şerifi öğrenmek için geldim. Bana bildirildiğine göre o hadisi siz Resûlullah'tan (s.a.v) rivayet etmişsiniz, dedi. Ebü'd-Derdâ (r.a) ona,

 

- Sen buraya kadar ticaret için veya başka bir hacetini gidermek için gelmedin de sadece bir hadisi öğrenmek için mi geldin? dedi. Adam,

 

- Evet, sadece bunun için geldim, dedi. Bunun üzerine Ebü'd Derdâ (r.a) şöyle dedi: Ben Resûlullah'tan (s.a.v) şöyle işitmiştim: "Her kim ilim tahsil etmek amacıyla bir yola gidecek olursa, Allah onu, cennet yollarından bir yola sokmuş olur. Kuşkusuz melekler, ilim yolunda olan bir kimseden hoşlandıklarından dolayı ona kanatlarını sererler. Göklerde ve yerde bulunan yaratıklarla suda bulunan balıklar (tümüyle Allah'tan) onun bağışlanmasını dilerler. Muhakkak ki, âlimin âbide olan üstünlüğü, on dördüncü gecesindeki dolunayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, miras olarak dinar ve dirhem bırakmazlar, onlar ancak ilim bırakırlar. Kim o ilmi elde ederse, çok büyük bir nasip elde etmiş olur."[16], [17]

 

Kıssa: Ahirete Beraber Gitsin

 

Bedreddin Tirmizî isminde biri simya ile uğraşırdı. Mevlânâ'nın ismini duyarak Konya'ya ziyaretine geldi. Önce oğlu Sultan Veled'e uğrayarak yapacağı altınlardan her gün bir dirhem Mevlânâ'nın talebelerine vereceğini vaat etti. Bu haberi Mevlânâ'ya ulaştırdılar fakat o hiç cevap vermedi.

 

Birkaç gün sonra Bedreddin'in çalıştığı yere gitti. Bedreddin simya ilmiyle uğraşarak altın yapmaya çalışıyordu. Mevlânâ'nın geldiğini görünce ayağa kalkarak hürmette bulundu. Mevlânâ, oradaki demirden, bakırdan ve diğer madenlerden yapılmış eşyaları teker teker alıp Bedreddin'e vermeye başladı. Bedreddin, her eline gelen eşyanın en yüksek ayarda som altından yapılmış olduğunu hayretle gördü. Mevlânâ, Bedreddin'in şaşkın bir halde kendisine baktığını görünce,

 

"Ey Bedreddin! Sen simya ile uğraşmayı bırak. Çünkü sen ahirete gidince simya dünyada kalacaktır. Sen öyle bir simya ile uğraş ki seninle beraber ahirete gitsin, işte o da din ilmidir. Bu, kalpten mâsivayı, Allah Teâlâ'dan başka her şeyin sevgisini çıkarıp O'nun beğendiği şeyleri kalbe doldurmakla olur" buyurdu.[18], [19]

 

Alimin Fazileti

 

Abdullah b. Abbas (r.a), Peygamberimizin (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Bir fakih, İblîs’e karşı bin âbidden daha kuvvetlidir.”[20]

 

Enes b. Mâlik, Hz. Peygamber’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Âlimlerin yeryüzündeki hali, gökteki yıldızlar gibidir. Yıldızlarla kara ve denizlerin karanlıkları aydınlanır. Yıldızlar sönerse yol bulanların karanlıklar içerisinde kaybolmasından korkulur.”[21]

 

Selmân-ı Fârisî’nin (r.a) Ebü’d-Derdâ’ya şunları yazdığı rivayet edilmektedir: “İlim, insanları kendine çekip doyuran pınar­lar gibidir. İnsanlar o kaynağı bir oraya bir bura­ya çekerler. Allah herkese ondan istifade ettirir. Anlatılmayan hikmet, ruhu olmayan ceset gibidir. Aktarılmayan ilim, infak edilmemiş hazine gibidir. Muallim, karanlık bir yolda lamba yakan kişiye benzer, oradan geçenler onunla aydınlanır ve herkesi iyiliğe davet eder.”[22]

 

Bir yol düşünün ki onda birçok tehlike var ve insanlar karanlık bir gecede orada yürümek zorundalar. Şayet yolda ışık olmazsa insanlar şaşıp kalırlar. Allah onlara kendilerini aydınlatacak ışıklar lütfeder. Böylece onlar selâmet ve afiyete kavuşurlar. Daha sonra o yolda yürümesi gereken insan grupları gelir, orada yürümeye devam ederlerken âniden ışıkların söndüğünü ve karanlıkta kaldıklarını bir düşünün! İnsanlar arasındaki âlimler de işte böyledir. Birçok insan, farzları nasıl eda edeceğini, yasaklardan (haramlardan) nasıl korunacağını, Allah’a nasıl kulluk edeceğini ancak âlimler vasıtasıyla öğrenebilir. Âlimler vefat edince insanlar şaşırır, ilim gider, kaybolur ve cehalet ortaya çıkar. İnnâ lillah ... Bu, gerçekten de müslümanlar için büyük bir musibettir!

 

Kâ‘b el-Ahbâr’ın şöyle söylediği nakledilmektedir: "İlim yok olmadan önce ona sarılmanız gerekir. İlmin kaybolması, ilim ehlinin vefatı ile gerçekleşir. Âlimin ölümü, yıldızların sönmesi, tamir edilemez bir kırık ve kapanmayan bir gediktir. Âlimlere anam babam feda olsun!” Râvi, şu cümlelerin de ona ait olduğunu zannediyorum, diyor: “Onlarla karşılaştığımda hemen onlara yönelirim. Onlarla karşılaşmayıp, hemhal olmadığımda yolumu şaşırıyorum. Onlar olmazsa insanlarda bulunacak bir hayır yoktur.”[23]

 

Abdullah b. Amr b. Âs (r.a.), Allah Resûlü’nden (s.a.v.) şöyle işittiğini bildiriyor: “Muhakkak ki Allah ilmi çekip alarak ortadan kaldırmaz. Ancak âlimlerin ruhunu kabzeder, öyle ki âlim kalmaz ve insanlar cahilleri baş tacı ederler. Cahillere soru sorulur, onlar da ilim sahibi olma­dan fetva verirler. Hem kendileri sapıtır ve hem de insanları saptırırlar.”[24]

 

Ebû Vâil (r.a), Abdullah b. Mesud’un şöyle söylediğini nakleder:

 

- Bilir misiniz, İslâm nasıl eksilir?

- Nasıl, dediler, Abdullah b. Mesud:

- Hayvanın yağının eksildiği, elbisenin kullanmaktan eskidiği ve paranın harcanarak eksildiği gibi. Bir bölgede iki âlim bulunur, bunlardan biri vefat ederse onların ilimlerinin yarısı gider. Diğeri de vefat ederse tüm ilimleri gider.

 

Hz. Ali’nin (r.a) şöyle söylediğini, Yusuf Şeklî rivayet ediyor:

 

Kalplere hayattır âlimin sözü

Sanki nesiller yeşerten yağmurun suyu

Alimin konuşması karanlıklar parlatır

Onun susması ise hikmetli bir duadır

Alimin hayatı hem kalplerin cilası

Karanlığı parlatır o güneşin ziyası.[25]

 

Ebû Ümâme el-Bâhili (r.a.) anlatıyor: Bir keresinde Peygamberimiz'e (s.a.v) biri âbid, diğeri âlim iki adamdan söz edildi. Resûlullah: “Âlimin âbide nisbetle değeri benim en aşağı mertebede olanınıza üstünlüğüm gibidir.” buyurduktan sonra sözlerini şöyle sürdürdü: “Allah ve melekleri, gök halkı, yuvasındaki karıncadan denizdeki balıklara varıncaya kadar her nesne insanlara hayrı öğretene salât eylerler.” buyurdu.[26]

 

Hasan-ı Basrî - Allah'ın rahmeti üzerine olsun - anlatıyor: Bir defasında Resûlullah'a İsrâiloğulları arasında yaşamış birisi âlim, diğeri âbid iki zâttan bahsedilerek âlimin farz namazları kıldıktan sonra oturup halka hayır yollarını öğrettiği, öbürünün ise gündüzleri oruç tutup, geceleri namaz kıldığı ifâde edilerek bunlardan hangisinin üstün olduğu soruldu. Resûlullah (s.a.v):  “Farzları kıldıktan sonra oturup insanlara hayır yollarını öğreten o âlimin, gündüzlerini oruç, gecelerini de ibâdetle geçiren o âbide karşı üstünlüğü, benim, en aşağı mertebede olanınıza üstünlüğüm gibidir! buyurdu.”[27], [28]

 

Kıssa: Bu Beldede İlim Ölmüştür

 

Rivayet edildiğine göre Süfyân-ı Sevrî (k.s.) Askalan şehrine gelir. Orada üç gün ikamet ettiği halde kendisine hiç kimse gelip de ilmî bir mesele hakkında soru sormaz. İmam buna çok üzülür ve şöyle der: "Bana ücreti karşılığında binek verin de bu beldeden hemen gideyim. Ben burada yaşayamam çünkü bu beldede ilim ölmüştür."[29], [30]

 

Her Müslümana Farz Olan İlim Nedir?

 

Akıllı olan, ergenlik çağına gelen her mümin, kendisine farz kılınan bütün amellerin ilmini öğrenmekle yükümlüdür. Cahil kalmak asla caiz değildir.

 

İmam Gazâlî'nin (rh.a) belirttiği gibi farz olan ilimler üç alanda toplanmaktadır:[31]

 

1. İtikat esasları

2. Yapılması emredilen ameller

3. Terk edilmesi istenilen şeyler

 

İmam Sühreverdî (k.s) âlimlerin bu konudaki görüşlerini şöyle özetler: "Bazı âlimlere göre her mükellefe farz olan ilim, ihlâsı ve nefsin afetlerini bilmektir. Çünkü insana hayır yapması emredildiği gibi, yaptığı amelde ihlâs sahibi olması da emredilmiştir. Şu âyet bunu açıklıyor: "Halbuki onlara ancak, dini yalnız O'na has kılarak (ihlâsla) ve hanifler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekat vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.”[32]

 

Nefsin hile ve desiseleri, aldatma ve şehvetleri, farz olan ihlasın temelini mahveder. Bunun için ihlâs farz olduğu gibi, onu ortadan kaldıran ve zedeleyen şeyleri bilmek de farzdır. Şu temel kaideyi hatırlatalım: "Bir farzın yerine getirilmesini temin eden şeyler de farzdır."[33]

 

Ebû Tâlib el-Mekkî (rah.) bu konuda şöyle der: "Öğrenilmesi farz olan ilim, İslâm'ın üzerine bina edildiği beş şey; kelime-i şehadet, namaz, oruç, zekat ve haccın bilinmesidir. Çünkü bunlar her müslümana farz kılınmıştır."[34]

 

Yapılması farz olan şeyleri, amel edecek kadar bilmek de farzdır. Nitekim bu beş ana farzın ilki, kelime-i şehadettir. Bu tevhid ilmidir ve farzdır. Çünkü tevhid, İslâm'ın zarurî amellerinden birisidir. İhlas ilmi de İslâm'ın sıhhatiyle alakalıdır ve farz olan ilme dahildir.

 

Bazı âlimler şöyle diyor: "Farz olan ilim alış-veriş, satın alma, evlenme, nikah-boşama gibi muameleler ilmidir. Bu tür işlerden birisini yapacağı zaman kişinin onların ilmini bilmesi kendisine farz olur."[35]

 

İmam Sühreverdî (k.s) şu sonuca varır: "Buraya kadar nakledilen görüşler içinde, Şeyh Ebû Tâlib'in görüşü bana daha sıcak geliyor. Bir de alış-veriş, nikah-talak gibi işlerle uğraşanların, bu işe başlayacakları zaman onlarla ilgili ilimleri bilmesi farzdır, diyenlere katılıyorum. Hiç şüphesiz bu işlerin ilmini bilmek, onlarla amel edecek olan her müslümana farzdır. Ayrıca şunu da eklemek istiyorum: Bütün müslümanların öğrenmesi farz olan ilim, ilâhi emir ve yasakları bildiren ilimdir. Emredilen şeyler; yapılmasında sevap, terk edilmesinde azap olan amellerdir. Yasaklanan işler ise, yapılmasında azap, terk edilmesinde sevap bulunanlardır.

 

Emir ve yasaklar İslâm'ın hükmüne göre, kulun devamlı dikkat etmesi ve yerine getirmesi gereken hususlardır. Emirlerden bazıları (iman ve namaz gibi), devamlılık gerektirir. Bazıları ise arada bir gerçekleşir. Devamlı yürürlükte olan emir ve yasaklar, devamlı ve zorunludur (Zaruret-i diniyye). Bu yüzden onların herkes tarafından bilinmesi gerekir. Yeni karşılaşılan ve bir müslümanın arada bir yapacağı ameller ise, o amellerle karşı karşıya kalındığı zaman öğrenilmesi icap eder.

 

Şunu hatırlamakta fayda var: Tasavvuf yolunun büyükleri ve zühd sahibi âhiret âlimleri, farz olan ilimleri öğrenmek için bütün gayretlerini sarf etmişlerdir. Daha sonra öğrendikleri emir ve yasakları tam manasıyla yerine getirmişler, Allah'ın yardımıyla sorumluluktan kurtulmuşlardır. Onlar, Allah Teâlâ'nın: "Habibim! Sen, emrolunduğun şekilde, beraberinde tövbe edenlerle dosdoğru hareket et, istikâmet üzere ol. Sana tâbi olanlar da istikâmet üzere davransınlar."[36] ayetinde emredilen istikamet halini elde etmişlerdir. O zaman Allah Teâlâ kendilerine, mânevî ilim kapılarını açmıştır."[37]

 

Büyük arif şöyle devam ediyor: "Bütün bunların ötesinde gönlünü dünyadan çeken âhiret âlimlerinin, ilimlerinin gereğince amel ederek elde ettikleri daha bir çok ilimler vardır. Dünyaya rağbet eden insanlar bunlardan mahrumdur. Ariflerin ulaştığı bu ilimlere, ancak tatmak ve bizzat yaşamak suretiyle ulaşılır. Onları kitaptan okumak veya dışarıdan duymak yetmez. Bunlar bal ve şeker gibidir, anlatmakla tadına varılmaz. Onları ancak tadan bilir! Bu büyük velilerin ilimleri, kalbi saran dünya muhabbetiyle elde edilmez. Heva ve hevesten kaçmadıkça, boş lezzetleri bir kenara koymadıkça bu ilimlerin hakikatine ulaşılamaz. Çünkü bu ilimler ancak takva mektebinde okunur. Allah Teâlâ bu ilimlerin nasıl elde edileceğine şöyle işaret buyurur: “Allah 'tan korkun; o size (bilmediklerinizi) öğretir,"[38]

 

Bu âyet hakiki ilmin, takva ile elde edildiğini göstermektedir. Allah dostlarının sahip olduğu bu mânevî ve nurani ilimlerin dışında kalan ilimler, herkes tarafından kolayca öğrenilebilir. Mümin-kafir ayırımı olmaz. Aklı olan ve okuyan herkes onlardan bir şeyler elde edebilir. Ancak marifet ve sır ilmini ancak yüce Allah'a yönelen salihler elde eder. Bu anlattıklarımızla, âhiret âlimlerinin fazileti açıkça ortaya çıkmış oluyor. Marifet ilimlerinde perdenin ancak temiz akıl sahipleri için açıldığı ortada. Şu halde gerçek akıl sahipleri, dünyadan gönlünü çekmiş âhiret âlimleridir."[39]

 

Şimdi Allah rızasını hedefe alarak, kâmil bir mürşidin terbiyesine giren müridin, öğrenmesi farz olan ilimleri genel başlıkları ile özetleyelim. Bu ilimler, İslâm âlimleri tarafından Kur'an ve Sünnetten alınmış olup kısaca şunlardır:

 

- Akıllı olan ve büluğa eren her müslümanın, iman ve itikad esaslarını öğrenmesi fazdır.

 

- İmandan hemen sonra muhtemelen ilk farz amel olarak namaz olacağından, her mükellefin namazın kılınış şeklini öğrenmesi farzdır.

 

- Ama bundan önce namazın evvelinde gerekli olan taharet şekillerini, abdesti bozacak halleri ve bunları giderme yollarını, abdest ve guslün farzlarını öğrenmek farzdır.

 

- Namaz içinde farz olan kıraati yerine getirmek için, yeterli miktar Kur'an âyetlerini düzgün bir şekilde öğrenmek ve ezberlemek de farzdır.

 

- Namazla mükellef olan bir kadının, hayız ve hastalık kanının şekil ve hükümlerini, doğum yapıp lohusalık hâlini gördüğünde onunla ilgili hükümleri öğrenmesi farzdır.

 

- Ramazan ayına ulaşan bir müminin, oruçla ilgili gerekli bilgileri, kaza veya kefareti gerektiren durumları, orucu bozan halleri öğrenmesi; hastalık, yolculuk, ihtiyarlık, hamilelik gibi dinen kabul edilen bir mazereti yoksa oruç tutması farzdır.

 

- Ailesini geçindirmekle yükümlü olan bir müminin, rızkını helâl yoldan kazanması farzdır. Bunun için, meşgul olduğu mesleğin ve işin haram ve helal yollarını bilmesi farzdır.

 

- Dolayısıyla bir işe veya ticarete girecek bir müminin, o iş ve ticaretle ilgili dini hükümleri öğrenmesi farzdır.

 

Zira haram mal, her türlü ibadeti etkiler. Öyle ki, midesinde haram gıda, üzerinde haram eşya bulunan bir insanın kıldığı namaz, yaptığı zikir, hacc, verdiği sadaka ve yaptığı dua hiçbir fayda vermeyebilecektir. Bu konunun önemini Hz Rasulullah (s.a.v) şöyle belirtmiştir: “Helali aramak, her müslümana farzdır.”[40]

 

Hz Ömer (r.a) Efendimiz halifeliği döneminde esnafa şu talimatı vermiştir: "Bu çarşı ve pazarımızda, alış-verişle ilgili dini hükümleri iyi bilen kimse ticaret yapsın. Aksi takdirde isteyerek ve istemeyerek faiz yemiş olur, harama girer."[41]

 

- Kazandığı mal, zekat verecek nisaba ulaştığı zaman, zekatla ilgili hükümleri bilmek ve zekatını vermek farzdır.

 

- Maddi durumu daha ileri seviyeye çıkan bir mümin, hac aylarında hac farizasını yerine getirecek imkana ulaştığında, haccı öğrenmesi ve yerine getirmesi farzdır.

 

- Hanefi mezhebine göre, kurban, sadaka-ı fıtır, bayram namazları gibi vaciplerin gerektiği kimselere, bunların ilmini öğrenmek ve yerine getirmek vaciptir.

 

- Harama düşme tehlikesi olan ve maddi imkanları bulunan birinin, nikahın şartlarını öğrendikten sonra evlenmesi ve ayrıca nikahı düşüren şeyleri bilmesi farzdır.

 

- Evli bir erkeğin, hayız ve lohusa halleri içindeki hanımıyla cinsel ilişkide bulunamayacağını ve bununla ilgili hükümleri öğrenmesi farzdır.

 

- Hanımını boşayan bir erkeğin, boşadıktan sonra hanımına karşı nasıl davranması gerektiğini ve hukukunun ne olduğunu bilmesi farzdır.

 

- Her müslümanın kendisine haram kılınan düşünce, fiil ve fikirleri öğrenmesi farzdır.

 

- İmam Gazâlî'nin (rah.) dikkat çektiği gibi[42] bidatlann yayıldığı, bâtıl fikir ve cereyanlar her tarafı sardığı, haramların güzel bir şey gibi anlatıldığı bir yerde, ergenlik çağına gelen bir genci, bu tür haramlara karşı bilgilendirip onlardan korumak gerekir. Çünkü, haram fiil ve fikirler, kalbe ve beyne işlemeden hemen bertaraf edilmelidir. Aksi halde tedavileri çok zor olur.

 

- Her müslümanın, zâhirî günahlardan daha tehlikeli ve yapılan hayır amelleri yok eden şirk, riyâ, kibir, haset, ucub, gıybet, koğuculuk, insanlar arasına fitne sokmak gibi gizli günahları tanıması ve sakınması farzdır.

 

Şunu da hatırlatalım: Kurutuluş kalbin mânevî kirlerden temizlenmesine bağlıdır. Buna Kur'an tezkiye ismini veriyor. Ancak kalbini küfür, şirk, nifak, isyan ve gafletten temizleyenlerin kurtulduğunu haber veriyor.[43]

 

Şafiî fıkıh âlimlerinden Allâme İbn Hacer-i Heytemî'nin (973/1565) kaydettiği gibi: "Kalpte işlenen günahlar, azalarla zâhirde işlenen günahlardan daha tehlikeli, daha devamlı ve daha tesirlidir. Çünkü şirk, riya, kibir ve haset gibi kalple işlenen günahlar, işleyeni kafir, zalim ve fasık yaptığı gibi; aynı zamanda iyi amelleri de yok ederler. Diğer zahiri günahlar arada bir yapıldığı halde, bunlar kalpten hiç ayrılmaz ve ona müptelâ olan kimse, devamlı o günahın etkisi altında kalır."[44]

 

- Her mükellefin, anne-baba hukukunu ve onlara karşı gereken vazifelerini öğrenmesi farzı ayındır.

 

- Her müminin kimleri Allah için sevip, kimlere Allah için buğz edeceğini öğrenmesi, kimlerle birlik içinde hareket edip kimleri terk etmesi gerektiğini bilmesi farzdır.

 

- Her müminin, kendisini Allah yolunda sevk ve idare eden imam, mürşid veya halifeye, "ülü'l-emr" sıfatında olan kimseye karşı vazifelerini bilmesi ve gereğini yerine getirmesi farzdır.

 

- Zengin ve imkanı olan müslümanların, farz olan dini ilimlerin korunması ve yayılması için gerekli müesseseleri kurmaları ve korumaları farzdır.

 

Zira bu ilimlerin her mükellef tarafından bilinmesi farz olduğu halde, günümüzde, bir çok ihmal ile gaflet peşi peşine gelmiş ve ortaya Rabbini tanımaz, dinini yaşamaz, edebini ve haddini bilmez, kendi menfaatinden başka kimseyi sevemez bir insan grubu çıkıvermiştir.

 

Bütün bu arızalar ve cehalet giderilmeden, ne din yaşanabilir, ne de tasavvufun neşesine ulaşılabilir. Bunun için en güzel yol, her şeyini ihlâs, sevgi ve edep üzere yürüten tasavvuf okullarında, herkese farz olan ilmini ve edebini öğretmek gerekir.[45]

 

İlimden Elde Edilecek Sekiz Fayda

 

Hatim el-Esam[46], Şakîk-i Belhî'nin[47] sohbetlerine devam eden talebelerinden biriydi. Bir gün Şakîk-i Belhî ona:

 

"Otuz senedir benim yanımda bulunmaktasın; bu zaman içerisinde ne elde ettin?" diye sorar. Hatim el-Esam:

 

"Ben okuduğum ilimden sekiz faydalı şey elde ettim, onlar da bana yeter. Çünkü kurtuluşumun bunlarda olduğunu ümit ediyorum" der. Şakîk:

 

"O sekiz şey nedir?" diye sorar. Hatim el-Esam şöyle anlatır:

 

Birinci fayda: Ben bütün mahlûkata baktım; onların her birinin aşık olduğu ve sevdiği birinin var olduğunu gördüm. O sevgililerden bazıları, sevdiklerine ya ölüm hastalığına yakalanana ya da mezarının başına kadar eşlik ediyorlardı. Sonra onu tek başına bırakıp gidiyorlardı. Kimse onunla beraber kabir çukuruna girmiyordu. Ben de düşündüm ve kendi kendime: "Kişinin en sevgili dostu, kendisiyle beraber kabir çukuruna girip ona arkadaşlık edendir" dedim. Kabrimde bana dostluk yapacak hayırlı ve salih amellerden başka bir şey göremedim. Ben de, kabrimde bana ışık olsun, benimle muhabbet kursun, beni yalnız başıma bırakmasın diye salih amelleri kendime sevgili edindim!

 

İkinci fayda: Ben insanları, arzu ve isteklerinin peşinde koştuklarını, onun emirlerini yerine getirmek için acele ettiklerini gördüm. Allah Teâlâ'nın: "Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıranın varacağı yer cennettir"[48] âyetini düşündüm; Kur'ân-ı Kerîm'in hak ve sadık olduğuna inandım. Ben de, nefsimin kötü arzularına muhalefet etmek için çalıştım, onu terbiye etmek için kolları sıvadım; nefsim, Allah Teâlâ'ya itaate razı olana ve O'na boyun eğene kadar buna devam ettim.

 

Üçüncü fayda: Gördüm ki, bütün insanlar dünya malı toplamak için çırpınıyorlar, sonra da onu ellerinde tutmak için çaba sarf ediyorlar. Ben yüce Allah'ın: "Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katındakiler ise bakidir"[49] âyetini düşündüm. Ben de dünyadan elde ettiğim her şeyi Allah için harcadım ve onları Allah katında benim için âhiret azığı olsun diye fakirlere ve miskinlere dağıttım.

 

Dördüncü fayda: Bazı insanların, izzet ve şerefin akraba ve kabilenin çokluğunda olduğu zannedip bununla aldandıklarını gördüm. Bazıları bunu, mal ve evlâdın fazlalığında olduğunu zannedip onunla iftihar ediyorlardı. Bazıları da izzet ve şerefin, insanların mallarını zorla alıp onlara zulmetmekte ve kan akıtmakta olduğunu sanıyorlardı. Bazıları ise bunun, malı ve mülkü israf etmek, onu saçıp savurmakta olduğunu zannediyorlardı. Sonra ben Allah Teâlâ'nın: "Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'na karşı en çok takvâlı olanınızdır"[50] âyetini düşündüm ve takva ile (Allah korkusuyla) amel etmeyi tercih ettim. Ben inanıyorum ki Kur'ân, hak ve doğrudur. Onların kıymetli olarak düşündükleri şeyler ise boş ve geçicidir.

 

Beşinci fayda: Ben insanların birbirlerini kötülediklerini, arkalarından gıybetlerini edip çekiştirdiklerini gördüm. Bunun sebebinin, mal, makam ve ilimde birbirlerine karşı haset olduğunu tesbit ettim . Ben de Allah'ın (c.c): "Dünya hayatında onların geçimlerini (rızıklarını) aralarında biz paylaştırdık"[51] âyetini düşündüm; anladım ki her şey ezelde Allah Teâlâ tarafından taksim edilmiştir. Ben de hiç kimseye haset etmedim ve Allah'ın taksimatına razı oldum.

 

Altıncı fayda: İnsanların bazı amaç ve maksatlarla birbirlerine düşmanlık ettiklerini gördüm. Allah Teâlâ'nın: "Gerçekten şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman edinin"[52] âyetini düşündüm; anladım ki, asıl düşman şeytandır; ondan başkasına düşmanlık beslemek doğru değildir. Ben de, diğer insanları bırakıp onu düşman edindim.

 

Yedinci fayda: Gördüm ki insanlar azık ve maişetlerinin temini için hırsla, gayretle çabalıyorlar. Öyle ki, bunu yaparken şüpheli ve haram şeylere düşüyor, kendilerini zelil ve hakir durumlara düşürüyorlar. Ben, Allah'ın (c.c): "Yeryüzünde yürüyen (yaşayan) her canlının rızkı yalnızca Allah'a aittir"[53] âyetini düşündüm; anladım ki, rızkım Allah'a aittir ve O rızkıma kefil olmuştur. Bundan sonra ben de Allah'a (c.c) ibadetle meşgul oldum ve O'ndan başkasından ümidimi kestim.

 

Sekizinci fayda: Herkesin bir şeye bağlandığını gördüm. Bazıları paraya, bazıları mal ve mülke, bazıları bir sanata ve mesleğe, bazıları da kendileri gibi insanlara bağlanıyorlardı. Yüce Allah'ın (c.c): "Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, her emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur"[54] âyetini düşündüm; ben de Allah'a güvendim, O'na tevekkül ettim. O bana yeter. O ne güzel vekildir, dedim.

 

Bunları dinleyen Şakîk-i Belhî, Hâtim'e: "Allah seni bütün işlerinde başarılı kılsın! Ben Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'ân-ı Kerîm'i inceledim ve gördüm ki, bu dört kitap senin bahsettiğin sekiz fayda üzerinde dönüyor. Kim bunlarla amel ederse dört kitapta bulunanların tamamı ile hareket etmiş olur" dedi.[55]

 

İlim Meclislerine Katılmak

 

Fakih Ebü'l-Leys Semerkandî (rh.a) demiştir ki: Senedleriyle bize ulaştığına göre, Muhammed b. Şîrîn (rh.a) şöyle anlatmıştır:

 

Basra mescidine gitmiştim. Mesciddekiler Esved b. Serî'in etrafında toplanmış, o da onlara vaaz-ü nasihat ediyordu. Bir diğer köşede ise bir grup fakih, aralarında fıkıh müzakeresi yapıyordu. Bu sırada ben bu sohbet halkasının arasında bir yerde iki rekât namaz kıldım. Namazı bitirdikten sonra kendi kendime, "Eğer Esved'in halkasına gidersem, umulur ki bana da onlara inen rahmet ve icabet (duaların kabul olması) iner" dedim. Sonra yine kendi kendime, "Eğer fıkıh ilminin yapıldığı halkaya katılırsam, belki bugüne kadar işitmediğim ilmî bir mevzuyu işitir ve onunla amel ederim" dedim. Böyle tereddüt içinde kaldım ve neticede hiç birine katılamadan kalktım, mescidden çıktım.

 

Gece olup yattığımda biri bana geldi ve, "Şayet sen o fıkıh ilminin müzakeresinin yapıldığı haklaya katılacak olsaydın, elbette Cebrail'in (a.s) onlarla beraber oturuyor olduğunu görecektin" dedi.[56]

 

İlmi ile Amil Olmak

 

İlim ve amel birbirinden ayrılmayan bir bütünün iki bölümü gibidir. Birinin eksikliği durumunda diğeri de çok anlam ifade etmez, ilim, kendisiyle amel edildiğinde değerlidir. Amel de ihlâs ile olunca kıymetlenir. İhlâs ise bir işi Allah rızası için yapmaktır. İhlâs, Allah Teâlâ'nın insana anlayış ihsan etmesine vesile olur. İlmin şükrü, ameldir. Amelin şükrü ise ilimdir.[57]

 

İlim bazen gizli bir perde ve çetin bir imtihan olup sahibini Allah'tan uzaklaştırabilir. Bu konuda, Hz. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) hepimizi şöyle uyarır:

 

"Şeytan çok defa sizi, ilimle oyalayarak aldatır." Ashab:

'Ey Allah'ın Rasulü! Şeytan bizi ilimle nasıl aldatır?, diye sorduklarında Allah Rasulü (s.a.v) şu cevabı vermiştir:

"Şeytan size 'Sen ilim öğrenmeye bak, iyice öğreninceye kadar amele bakma!' der. İnsan da şeytanın bu sözüne aldanır. İlmî konularda durmadan konuşur durur; ameli hep sonraya bırakır ve nihayet amel edemeden ölür gider."[58]

 

Hasan el-Basrî (rah.) şöyle demiştir: "İstediğiniz kadar ilim öğrenin. Vallâhi, öğrendiklerinizle amel etmedikçe, Allah size sevap vermez. Aklı zayıf kimselerin bütün gayreti, sırf ilim nakletmekle meşgul olmak; gerçek âlimlerin gayreti ise, amel ederek ilmin hakkını korumaktır."[59]

 

Sadat-ı Kiram Efendilerimizin İlme Verdiği Önem

 

Büyükler, vâsıl oldukları mertebeyi ilimle elde etmişlerdir. Bu sebeple ilme çok önem vermişlerdir. Nitekim Hazret lakabı ile bilinen Muhammed Diyâüddin (k.s), müridleri ve talebeleri ile birlikte Birinci Dünya Savaşı'na katılmış ve Ruslar'a karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir. Hatta sağ koluna isabet eden bir mermi sebebiyle kolunu kaybetmiştir. Bu savaşla ilgili şöyle bir hadise anlatılır:

 

"Savaş sırasında bölüklerinin başka bir yere nakledilmesi gerekiyordu ve taşınması gereken yere taşındılar. Müridler gittikleri yerde önce mutfak çadırını kurdular. Bir müddet sonra çalışma yerine gelen Hazret, talebelerin okuma seslerini duymayınca,

 

- Talebelerin seslerini duyamıyorum. Bu çadır niçindir? Bunu niçin kurdunuz, diye sordu. Müridler,

 

- Mutfak için kurduk, mutfak çadırıdır, diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hazret (k.s),

 

- Bu durumda kâfirlerle savaşmaya gerek kalmadı, zira düşmanla savaşmanın sebebi ilâ-yi kelimetullahtır. Bu da medreselerle, talebe yetiştirmekle mümkün olabilir, dedi. Talebelerine derhal mutfak çadırının sökülmesini, önce medrese çadırının kurulmasını, daha sonra diğer çadırların yerleştirilmesini emretti. Hazret medrese çadırını kurduktan sonra kalktı ve savaşa devam etti."

 

"Cahilin âbidi de sûfîsi de hüsrandadır" diyen Seyyid Muhammed Raşid hazretleri (k.s), kendisine gönül bağıyla bağlı olanları ilme teşvik ederek şöyle derdi: "Ey Allah'ın kulları! Bir talebe yetiştirmek, bin kişiyi sûfî yapmaktan daha faziletlidir. Hele o talebe peygamber vârisi olursa... Siz dininizi beldenizde bulunan takva ehli büyük âlimlerden öğreniniz. Herkese fetva sormayın! İlimle meşgul olan kimse dünyada en güzel iş ile meşgul oluyor demektir. İlmin olmadığı yerde cehalet olur. Cahilin âbidi de sûfîsi de hüsrandadır. Nakşibendî yolunda, medrese ve tekke birlikte yürütülür."[60]

 

Alâeddin Haznevî hazretleri, babası Ahmed Haznevî hazretlerinin (k.s) dinî ilimleri öğrenmeye ve âlime verdiği önemi şöyle anlatıyor:

 

"Ahmed Haznevî hazretlerinin nazarında yapılacak en önemli iş, ilim tahsil etmek için çaba göstermekti. Bize de daima ilim tahsilini tavsiye ve teşvik ederdi. Bizi ilim öğrenmekten alıkoymasın diye benim ve kardeşim İzzeddin'in başka işlerde hizmet etmemizi ömrümüz boyunca istemedi.

 

Çoğu kere işleri kendisi yapar, düzene koyar, ilim tahsilinde gevşekliğe yol açmasın diye bizim o işleri yapmamızı istemezdi. Derdi ki: Hazret (k.s) ilim tahsil etme konusunda şöyle demiştir: 'Dünyayı isteyen kimse ilim okusun, ahireti isteyen ilim okusun, her ikisini de isteyen yine ilim okusun'

 

Sohbetlerinde ilmin ve âlimin faziletinden çokça bahseder, etrafındaki âlimleri de hem öğrenmeye hem öğretmeye teşvik ederdi. Ayrıca ilmin yayılması, öğretilmesi hususunda gevşeklik göstermeye sebep olacak işlerle meşgul olunmamasını tavsiye ederdi."[61][62]

 

Tasavvuf Okullarında İlim ve Edebi Öğrenmek

 

Yaşı ve işi ne olursa olsun herkesin bu edep okullarından alacağı bir ilim vardır. Yeter ki bu okullarda, işin temeli olan ihlâs zedelenmesin, edep zayi edilmesin, Allah rızası yerine menfaatin peşine düşülmesin. Hizmet ancak bu şekilde rahmet olur. Yoksa her şey zahmet olur.

 

Tasavvufta sohbet ve muhabbet yoluyla yapılan ilim faaliyetine yaygın eğitim diyebiliriz. Zira her zikir meclisi aynı zamanda bir edep ve ilim halkasına dönüştürülmelidir.

 

İlim nefse ağır gelebilir. Bir yaştan sonra beyin, ciddi şeyleri anlamakta zorlanabilir. Ancak sabretmeli, öğrenmek gerektiğine inanmalı, ilimsiz ve irfansız kimsenin gerçek bir mümin, iyi bir sufi olamayacağı anlaşılmalıdır.

 

İlim Sevgili Peygamberimizin (s.a.v) tek mirasıdır. Efendimiz (s.a.v) ümmetine atın gümüş, bağ bahçe değil ilim bırakmıştır. Çünkü ilim Allah Teâlâ'nın en büyük emanetidir.

 

Kainat bu ilmin bulunması ve korunması için ayakta tutulmaktadır. İlim ehli Allah Teâlâ'nın sevgilisidir. Peygamberimizin ifade ettiğine göre Cenâb-ı Hak, ilim peşinde olan herkesi meleklerine ve bütün âleme sevdirmekte. bu sevginin sonucu denizdeki balığa, yuvasındaki karıncaya kadar bütün varlıklar onlar için istiğfar etmektedir.[63]

 

Öyleyse ilme koşmalı, evlerimizde, iş yerlerimizde ve meclislerimizde az da olsa, ilimden, hayırdan ve hizmetten konuşmalı. Elimizde, çantamızda, masamızda bir kitap daima bulunmalı. Her gün dini bir mesele, ilimden bir yeni kelime öğrenmeyi hedefe almalı.

 

Sonuçta görülecektir ki, Allah bu kişinin yolunu açacaktır. Dahası ilim bir çeşit zikirdir. İlimle barışanlar ve bu hizmeti başaranlar, Allah'ın izniyle isteklerine ereceklerdir.

 

Bu dünya, düşünen insanlar için her zerresiyle bir ilim taşır. Kainat kitabını güzel okuyanlar, hayatın akışını iyi tefekkür edenler, bu yolla pek çok ilim ve hikmet öğrenir, nereye baksalar orada hazır bir ilim görürler. Yüce Allah'ın kudretinin sonsuz tecellilerini fark ederler. Kitabı okumaktan ve kainatı düşünmekten kaçan bir kimse, ciddi şekilde hasta olduğunu ve bunun tedavisini yaptırmazsa, ölene değin zillet içinde yaşayacağını bilmelidir.

 

Cehalet ve gaflet en kötü iki hastalıktır. Fakat bugün insanların çoğu bu iki hastalıktan bihaberdir. Onlara o kadar duyarsız kalmışlar ki, sonunda cehalet ve gafleti benimser olmuşlardır. Bu yüzden kalpler katılaşmış, kolay kolay yumuşamaz olmuştur. Aşıkların neden gözyaşı döktüğü anlaşılmaz olmuştur. Ne var ki yüce Allah'ın rahmeti ile bir mürşid gözetiminde ilim öğrenen müridin sedası şu gök kubbede bize miras kalmış.[64]

 

 

وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

 


[1] Rahmet Kapısı, Yeni Başlayanlar İçin İslâm Ve Tasavvuf, Siraceddin Önlüer - Bekir Sel, Şadırvan Yayınları, sf.26.

[2] Suyûtî; el-Câmiu's-Sağîr, 2/595, Hd. 5289.

[3] Tirmizî, Kıyâme, 1.

[4] Müslim, Zikr, 73; Ebû Dâvud, Vitir, 32; Tirmizî, Deavât, 68.

[5] Fâtır 53/28.

[6] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.126.

[7] Ebû Davud, İlim, 1 (nr. 3641); Tirmizî, İlim, 19 (nr. 2683); İbn Mâce, Mukaddime, 39.

[8] Ebû Davud, ilim, 1 (nr. 3641); Tirmizî, İlim, 19 (nr. 2683); Alııned b. Hanbel, el-Müsned, 5/196.

[9] Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, 8/54; Münzirî, et-Tergîb, 1/122.

[10] Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, 8/64.

[11] Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfü’l-Hafâ, Beyrut 1985, :’/354 (nr. 2401); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/252; Müslim, 4 (nr. 2074); Ebû Davud, ilim, 1 (nr. 3643); Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Evsat, Riyad 1995, 4/126.

[12] İbn Mâce, Zühd, 37.

[13] İbn Mâce, Mukaddime, 17; Tirmizî bu hadis için “sahihtir” demiştir.

[14] İbn Mâce, Mukaddime, 20.

[15] Bkz. Âlimlerin Ahlâkı, Ebû Bekir El-Âcurrî, Semerkand Yayınları, sf.36-43.

[16] Ebû Davud, nr. 3641-3642; Tirmizî, nr. 2682; İbn Mâce, nr. 223; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/196; Dârımî, Müsned, nr. 342.

[17] Tenbîhü’l-Gâfilîn, Ebü’l-Leys Semerkandî, Semerkand Yayınları, C.2,Sf.145-146.

[18] "Mevlânâ", Evliyalar Ansiklopedisi

[19] Seyrimde Bir Şehre Vardım, Allah Dostlarından Kıssalar, Ruhan Umut, Hâcegân Yayınları, sf.78.

[20] Tirmizî, İlim 19 (nr. 2683); İbn Mâce, Mukaddime, 17; Taberânî, Süleyman b. Ahmed, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, Beyrut, ts„ 11/78.

[21] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/157; Mağribî, Mecmau ’z-Zevâid, 1/121.

[22] Dârimî, Mukaddime, 46.

[23] Beyhakî, Şuabü’l-İmân, nr.1660; Müslim, İlim, 5.

[24] Buhârî, İlim, 34, i'tisâm, 7; Müslim, İlim, 13 (nr. 2573); Tirmizî, İlim, 5 (nr. 2654).

[25] Âlimlerin Ahlâkı, Ebû Bekir El-Âcurrî, Semerkand Yayınları, sf.27-35.

[26] Tirmizi.

[27] Dârîmi, el-Mişkât: 26.

[28]  Hayâtü's-Sahâbe, Şeyh Muhammed Yusuf Kândehlevi, Semerkand Yayınları, C.3, sf.421-422.

[29] Gazâlî, Ihyâû Ulûmi'd-Dîn, 1/37.

[30] Seyrimde Bir Şehre Vardım, Allah Dostlarından Kıssalar, Ruhan Umut, Hâcegân Yayınları, sf.76.

[31] Gazali, İhya, 1/25.

[32] Beyyine, 98/5.

[33] Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf, 35.

[34] el-Mekkî, Kûtu'l-Kulûb, 1/131.

[35] Sühreverdî, a.g.e, 35.

[36] Hûd 11/112.

[37] Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf. 35-36

[38] Bakara 2/282.

[39] Sühreverdi, a.g.e, 41-42.

[40] Taberânî, el-Kebîr, Had no. 999: Beyhakî. es-Sunenü'l-Kubrâ, 6/128; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/291.

[41] el-Mekkî. Kûtu l-Kulûb, 1/129-130.

[42] Bk. Gazâlî, İhya, 1/26.

[43] Bk. A'la. 14-15; Şems, 9-10.bk. A'la. 14-15; Şems, 9-10.

[44] İbnu Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir an İktirâfi'l-Kebâir, 1/49.

[45] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.118-124.

[46] Hatim el-Esam; Ebû Abdurrahman Hatim b. Unvan el-Esamm (ö. 237/851): Belh şehrinde doğmuştur. Âlim, zâhid, salih bir zattır. Tasavvuf yolunun büyüklerinden-dir. Şakîk-i Belhî'nin öğrencisidir.

[47] Şakîk-i Belhî; Ebû Ali Şakîk b. İbrahim el-Belhî (Ö.194/809): Tebeu't-Tâbiîn'dendir. Âlim, zâhid, takva sahibi bir zattır. Hatim el-Esam'ın hocasıdır, imam-ı Âzam Ebû Hanîfe ile aynı asırda yaşamıştır.

[48] Nâziât 79/40-41.

[49] Nahl 16/96.

[50] Hucurât 49/13.

[51] Zuhruf 43/32.

[52] Fâtır 35/6.

[53] Hûd 11/6.

[54] Talâk 65/3.

[55] Gençliğe Öğütler, İmam-ı Gazali, Semerkand Yayınları, sf.45.

[56] Tenbîhü’l-Gâfilîn, Ebü’l-Leys Semerkandî, Semerkand Yayınları, C.2,Sf.147.

[57] Rahmet Kapısı, Yeni Başlayanlar İçin İslâm Ve Tasavvuf, Siraceddin Önlüer - Bekir Sel, Şadırvan Yayınları, sf.29-30.

[58] Hatib el-Bağdâdl, el-Câmi' li Ahlâki'r-Râvî, 1/132; el-Mekkî, Kûtu'l-Kulûb, 1/130; Zebîdî, İthâfu's-Sâde, 1/616.

[59] el-Mekkî, Kûtu'l-Kulûb, 1/133.

[60] Rahmet Kapısı, Yeni Başlayanlar İçin İslâm Ve Tasavvuf, Siraceddin Önlüer - Bekir Sel, Şadırvan Yayınları, sf.26-27.

[61] Alâeddİn Haznevî, Menâkıbü'l-Haznevî, s. 26.

[62] Hal Dili, Sûfilerden Sözler Ve Menkıbeler, Hazırlayan, A. Suat Demirtaş, Hâcegân Yayınları, sf.9-10.

[63] Ebû Dâvud, İlim. 1; Tirmizî. İlim. 19; Ibn Mâce. Mukaddime. 17; Ahmed. Müsned, 5/196.

[64] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, sf.124-125.

 
Geçmiş Duyurular  Güncel Duyuru