GÜNÜN SÜNNETİ

 

 

 

"DÜNYA SIKINTILARI VE İMTİHANLAR"

 

Bu dünya bir imtihan dünyasıdır. Karşılaşılan ve defi mümkün olmayan çeşitli musibet ve meşakkatlere sabırla karşılık vermekten başka çaremiz yoktur. İmtihanı kazanmaya çalışmalıyız.

 

İnsan zaman zaman; deprem, sel, ölüm, hastalık, yaralanma, zulüm, şiddet gibi afetlere maruz kalır.

 

Bu afetler, canlara ve mallara az veya çok zarar vermekte, insanlar bundan etkilenmekte, acı çekmektedirler.

 

Bütün bu musibetler birer imtihan vesilesidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsunki size biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri mûjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler. İşte Rableri tarafından bol mağfiret ve rahmete nail olacak kimseler bunlardır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da bunlardır”[1]

 

Hak Teâlâ, bu âyette insanları mutlaka imtihan edeceğini bildirmektedir. Zaten insanların yaratılış gayesi de budur. Nitekim Cenâb-ı Allah; “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır"[2] buyurmaktadır. Allah Teâlâ'ın sözü haktır ve doğrudur. Zira insanlar dünyada farklı şekillerde denenmektedirler.

 

Allah Teâlâ, imtihan karşısında insanların sabırlı olmalarını istemekte, sabırla karşılık verenlere af ve rahmetini müjdelemekte ve böyle davrananların hidayete ermiş/doğru yolu bulmuş kimseler olduğunu bildirmektedir.

 

Doğumlar, ölümler, tabiat olayları, afetler ve musibetler kısaca iyi veya kötü, hayır veya şer her şey, O'nun izni ve iradesi ile meydana gelir. Dolayısıyla insanların canlarına ve mallarına zarar veren musibet ve afetler de, ancak Allah'ın izni ve takdiri ile olmaktadır. Nitekim ayet-i kerime’de şöyle buyrulur: “Size isabeteden her türlü musibet ancak Allah'ın izni ile olur"[3]

 

İnsanın sağlığını, canını ve malını koruması, tehlikelerden sakınması, tedbirli olması, yaptığını iyi ve sağlam yapması Allah'ın bir emridir. Bütün tedbirlere rağmen insan musibete maruz kalabilir. Böyle bir durumda, bunun bir imtihan olduğunu bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. İnsanoğluna yönelik bütün teklifler, ibadetler, musibetler ve sıkıntılar ilâhî sınavın gereğidir. İşte sabır, sınavı kazanmanın en önemli yoludur.[4]

 

Allah Teala da bazı eş ve çocukların insana düşmanlığını şu ayet-i kerime ile haber vermektedir: "Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının!"[5]

 

Yani, kadınların hevalarına uymanız, onların arzularına ve görüşlerine meyletmeniz sebebiyle onlar, sizin ahiretinize düşmanlık yapmaktadırlar. Hatta bu düşmanlık ahiret hayatına kalmadan dünyada bile gerçekleşmekte; kişi onların görüşlerine muhalefet ettiğinde ya da onların hâllerinin gereğine göre davrandığında kadın ve evlatlar insana en büyük düşman olabilmektedir.

 

Ebû Hüreyre’den rivayetle Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular: “İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, dinini yaşamak için bir dağdan başka bir dağa, bir mağaradan başka bir mağaraya kaçanlar hariç, müslüman dinini koruyamayacak. Bu zaman geldiğinde, elde edilen maişet hep Allah’ın gazabını çeker hale gelecek. Bu zaman geldiğinde insanın helâkı eşinin ve çocuklarının elinden olacak. Eşi veya çocuğu olmazsa helâkı ebeveyninin elinden olacak. Ebeveyni de olmazsa helâkı akrabalarının veya komşularının elinden olacak.”

 

Ashâb-ıkirâm sordular: “Bu helâk nasıl olacak ey Allah’ın Resûlü?” Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Maişet darlığı sebebiyle onu ayıplayacaklar. O da bunların karşısında, nefsini, helâk olacağı haram yerlerde dünyalık elde etmeye sürükleyecek.”[6]

 

Muâz b. Cebel diyor ki: “Sizler darlık fitnesiyle imtihan edildiniz, buna sabrettiniz. Bolluk fitnesiyle de imtihan edileceksiniz?” Sordular: “Bolluk fitnesi nedir?” Açıkladı: “Kadınların (sıkı dokunmuş, kaliteli) Yemen hırkası, Şam entarisi giymeleri, (istekleriyle) zenginleri yormaları, fakirleri kazanamayacakları şeylerle mükellef tutmalarıdır.”[7], [8]

 

Varlık ve Darlık İmtihanı

 

Cenab-ı Mevlâ, Müberra Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de insanları zorlukla da kolaylıkla da imtihan edeceğini buyurmuştur. Kolaylık unutmaya ve sapkınlığa sürükleme ihtimali taşırken, zorluk ise eğer rıza ve sabırla karşılanmazsa isyana sürükleyecektir.

 

Ne zaman ülkemizde veya dünyanın bir yerinde bir afet, bir musibet olsa, özellikle medyada itikadımıza aykırı söylenmiş birçok manşete rastlarız. Ölüm sonrasında bir hayat yokmuş gibi atılmış bu manşetler özellikle kaza ve kader konusunda yanlışlar barındırmaktadır.

 

Aynı yanlışı tedbirsizliği, vurdumduymazlığı, denetimsizliği eleştirmek için yapılan haberlerde de görmek mümkün. Böyle haberlerin hedefi, tedbir almayan, denetim yapmayan, işini sağlam tutmayan kişi ve kurumlara değil ölümün kendisi, dolayısıyla kader olabilmektedir.

 

Musibetlerin kim tarafından ve niçin gönderildiğini düşünme ihtiyacını hissetmeden başa gelenleri İslâm itikadına aykırı izahlarla anlatmak; mesela ölümün erken ya da geç olduğuna hükmetmek, sebepleri ecel, tedbiri adeta ölümün çaresi gibi görmek, hakikate kör olmak demektir.

 

İslâm bize hayatın sürekliliğini öğretir. Dünyaya gelişle başlayan hayat hikâyemizin hem öncesi hem sonrası vardır. Nasıl var oluşumuz ezelde takdir edilmiş, ruhlarımız yaratılmışsa, dünya hayatının da ebede uzanan sonrası vardır. Yani hayatın doğumla ölüm arası dönemi fanidir ama ölümle birlikte ebedîlik kazanır. Dolayısıyla hayat dünya ve ahiretle bir bütündür. Fakat geçici dünya hayatı ebedî hayat için belirleyici olmakta, imtihan dönemi olarak yaşanmaktadır.

 

Cenab-ı Mevlâ, Müberra Kitabımız’da mealen şöyle buyurur: “Her nefs ölümü tadacaktır. Biz sizi sınamak için şerre de hayra da müptela kılıyoruz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.[9]

 

Bir başka ayet-i kerimede de mealen şöyle buyurmuştur: İnsan, Rabbi onu imtihan edip de ona ikram eylediğinde, nimetler verdiğinde, Rabbim bana ikram etti. der. Ama imtihan edip rızkını daraltırsa, o vakit de ‘Rabbım bana ihanet etti.’ der.”[10]

 

Anlaşılıyor ki affımıza ve yükselişimize sebep olması gereken afetler ve musibetler, bunları hak etmediğimiz düşüncesiyle, ilahî takdire karşı kibirle karşılanırsa, Allah korusun, küfür ve ebedî helake sebep olur.

İnsanın hiçbir musibetle karşılaşmaması için hiç var olmaması gerekir. Çünkü musibetler değişme ve bozulma niteliği taşıyan şeylerin değişmesinden, bozulmasından ileri gelir. Musibetlerin olmamasını istemek, tabiattaki olma-bozulma (kevn ve fesad) kanununun ortadan kalkmasını istemek olur ki, bu imkansızdır.

 

Dünya musibetler yurdudur. Yüz senelik ömründe başı bile ağrımamış insan da nihayetinde ölecektir. Diğer taraftan kuraklık, sel, mahsül azlığı, salgın hastalıklar ve benzerleri üstünde yaşadığımız kürre-i arzın kanunlarıdır. Aynı şekilde günümüzde sık karşılaşılan ve ciddi yıkımlara sebep olan deprem, depremlerin tetiklediği dev dalgalar ve sel baskınları, kasırga, hortum gibi afetler de ilahî kanunlardır.

 

Bunlar engellenemez, bunlar karşısında sadece fiilî ve kavlî duaya başvurulur. Fiilî dua her türlü tedbirdir. Sel bölgesinde dere yatağına ev yapmamak, şehirleri depreme karşı dayanıklı inşa etmek, hastalılardan korunmak, kıtlık tehlikesine hazırlıklı olmak gibi tedbirler, dinimizin hem ruhuna hem hükümlerine göre gerekli görülmüş, fakat sebeplerin arkasındaki asıl fail olan Cenab-ı Hakk’a her vesileyle iltica edilmesi de emrolunmuştur. İşte bu da kavlî ve kalbî duadır.

 

İmam-ı Gazâlî k.s. insanın üstesinden gelemeyeceği musibetlere sabretmesini sabrın en yüksek derecelerinden biri olarak zikreder. İnsanın musibetlerden korunmaya çalışması ve uğradığı bir musibetten kurtulmak istemesi, kurtulamaması halinde üzüntü ve acı duyması, gözyaşı dökmesi fıtrî bir durumdur. Ondan istenen, musibetleren korunma yönünde önlem almak, başa gelen bir felaketten kurtulmak için her türlü çabayı göstermek, kurtulma imkanı bulsa da bulamasa da durumu sabır ve metanetle karşılamaktır.

 

Ârif zatlar, bela ve musibetleri maddi ve manevi uyanışa sebep olacak fırsatlar olarak işaret etmişlerdir. Nitekim “bir musibet bin nasihatten iyidir” denilir. Demek ki musibetin hatırlatma, ikaz ve uyarı gibi faydaları vardır.

 

Yüce Kitabımız’da mealen şöyle buyrulmuştur:

 

“Belki dönüp yola gelirler diye andolsun onlara büyük azaptan önce dünya azabını tattıracağız”[11]

 

“Biz onları yeryüzünde iyiler ve aşağılıklar olarak bölük bölük ayırdık; iyiliğe dönerler diye onları güzellikler ve kötülüklerle sınadık.”[12]

 

Kulluğun en üst seviyesi, yaratanı sürekli hatırda tutabilmek, O’nunla her an beraber olabilmek, yani sürekli bir ibadet durumunu yaşamaktır. Ne var ki insan unutmakla malüldür. Çoğu zaman dünyaya ve meşguliyetlerine dalarak Allah’ı unutur. İşte musibetler, kalbinden ve hayatından Allah’ı uzaklaştıranlar için bir uyarıcı olarak O’nu hatırlatır. İşte o zaman bela bir lütuf olur.

 

Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in şu ifadeleri bu manayı netleştirmektedir:

 

“Müslümanın başına yorgunluk, hastalık, keder, acı, kaygıdan diken batmasına varıncaya gelen her musibet, günahlarına kefaret olur.”[13]

 

“Allah mümin bir kuluna bir hastalık musibetini verse (sabredip isyan etmediği takdirde) onunla günahlarını siler.”[14]

 

“Allah kimin vücudunda bir bela verirse, o bela kendisi için bir af vesilesidir.”[15]

 

Fahr-i Kainat Efendimiz’in  s.a.v., oğlu vefat eden Muaz b. Cebel’e  r.a. taziye için gönderdiği mektuptan bir bölüm şöyledir:“Allah Tealâ, bizlere verdiği nimetlerden ötürü şükretmemizi, başımıza bir musibet geldiğinde de sabretmemizi farz kılmıştır. Senin oğlun da Allah’ın bir hediyesi ve emanetiydi. Hak Teâlâ seni, neşe ve sevinç içinde bu nimetten faydalandırdı. Sonra onu büyük bir ecir karşılığında tekrar geri aldı. Eğer sabreder ve beklersen senin için nice mükafatlar vardır. Ey Muâz! Senin bu acın, Allah’ın sana vereceği ecri yok edecek hareketlerde bulunmaya sevketmesin. Yoksa kaybettiklerine pişman olursun. Eğer bu musibet karşılığında elde ettiğin sevabı bir bilseydin, o musibetin bunun yanında küçük kaldığını görecektin. Bilesin ki ahlanıp vahlanmak öleni geri getirmez, üzüntüyü de gidermez. Sana da gelmesi muhakkak olan ölümü hatırla ki üzüntün gitsin.”[16]

 

İmtihan Dünyasında Rızık İmtihanı

 

“Ekmek kavgası” sözü, günlük hayatımızda en sık kullandığımız deyimlerden biri.

 

Ekmek kavga ile mi kazanılmalı sorusu bir yana, ömrümüzü kazanmak ve harcamakla tüketiyoruz. Konuşmalarımızın çok büyük bir bölümü “geçinme” üzerine. “Nasılsın” sorusunun hemen ardından, “işler nasıl gidiyor” sorusu geliyor. Özellikle bu günlerde...

 

“Kimseye muhtaç olmadan”, “gördüğünden geri kalmadan” geçinip gitmek herkesin temennisi. Ama bu yolda elbette ölçüler var. İmanımızda, yani kalbimizde başlayan, sonra hayatımıza yansıması gereken ölçüler.

 

Rızık kazanma çabasında bu kalbî ve amelî ölçüleri yitirdiğimizde geriye ne kalır? Talan, hırsızlık zulüm ve haksızlığın her türlüsü. İstediğine erişemeyenler için de azaba dönüşmüş bir hayat... Yeryüzünde bugün zengin-fakir bütün toplumlarda yaşanan karmaşanın bir izahı da bu değil mi?

 

Mümin olmak ölçülerle yaşamak, ölçülü yaşamak demek. Geçici olanı ebedi olana değişmemek demek.

 

“Rızık endişesi”nin kalbimizi yakıp kavurmasına izin vermemek için bu ölçüleri hatırlamaya ne dersiniz?

  

Sözlükte nasip, hisse, pay anlamına gelen “rızık” kelimesi, geniş anlamıyla “bir kimseye mahsus olan, başkasına degil, sadece ona ait olan şeyler demektir.

 

Bu kelimenin günlük dilde çogu zaman “bir kimsenin kullandığı eşya, mal, mülk veya yediği yiyecek” anlamında kullanıldığını görüyorsak da, rızık kelimesi sadece bu anlamı ihtiva etmez. Doğrusu şudur: Elimizde bulundurduğumuz, yemesek ve kullanmasak bile sahip olduğumuz her şey rızıktır. Zira Kur’an’da, “Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin” (Bakara/254) buyurulmuştur. Fiilen yenilen birşeyin infak edilmesi söz konusu olamayacagına göre, “rızık” kavramının, Allah Tealâ’nın bize nasip ettiği herşeyi içine aldığını söylememiz gerekiyor. Bu durumda, fiilen kullanamasak ve tüketmesek de sahip olduğumuz her türlü yiyecek-içecek, mal vs. bizim için birer rızıktır.

 

Hatta sadece bunlar da değil; sağlığımız, aklımız, anlayış kabiliyetimiz, çocuklarımız, eşimiz de bizim için birer rızıktır. Zira bütün bunlara sahip olmak için Allah Tealâ’ya, “ya Rabbi! Bana şunu nasip eyle” veya “beni şununla rızıklandır” diye dua ederiz. Demek ki, sadece şu an için elimizde bulunanlar değil, ileride sahip olacağımız şeyler de bizim için birer rızıktır.

 

Her ne kadar bu yazıda ele alacagımız meseleyi doğrudan ilgilendirmiyor ise de, burada bir not olarak şunu da kaydedelim: Ehl-i Sünnet alimlerine göre, yalnızca kişinin sahip oldugu helal şeyler degil, günah işleyerek yediği haram şeyler de rızıktır.

 

Mesela hayatını hırsızlık yaparak veya başka yollardan haram yiyerek sürdüren insanlar için o haram mal ve paralar rızıktır. Aksi halde Allah Tealâ’nın o insanları rızıksız bıraktığını söylemek gerekir ki, bu doğru değildir. Ancak burada şunu söylemeliyiz ki, böyle insanlar iradelerini ve kabiliyetlerini haramla geçinme yolunda kullandıkları için Allah katında sorumludurlar.

  

 

Takdir Edilenden Öte Ne Var?

 

Rızık kelimesinin, günlük dildeki kullanımından daha geniş bir anlama sahip olduğunu gördükten sonra, bu kelime kullanıldığında aklımıza hemen geliveren anlam üzerinde biraz duralım. Yani yiyip içtiğimiz ve sahip olduğumuz, kullandığımız şeyler.

 

Allah Tealâ şöyle buyurur: “Yeryüzünde hiçbir yürüyen canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın.”[17]

 

Bu ayetten anlaşılması gereken mana şudur: Yeryüzünde yaşayan -insan dahil- bütün canlıların rızkını taksim eden ve canlılara ulaşması için vesileler, sebepler yaratan Allah Tealâ’dır. Canlılar, -avlanmak, çalışmak vs. suretiyle- o sebeplere, vesilelere sarılarak kendileri için takdir edilmiş olan o rızkın peşine düşer ve onu elde eder.

 

Hiç kimse, bu dünyada eline geçenin, sırf kendi kabiliyeti, gücü, ekonomik zekâsı ve girişimci ruhunun neticesi olduğu zehabına kapılmamalıdır. Kur’an bu konuda bizi uyarır ve şöyle der:

 

“Yeryüzünü de (döşeyip) yaydık. Ondan sabit dağlar (yaratıp) koyduk. Oralara (hikmet ve maslahatla) ölçülmüş her şeyden bitkiler indirdik. Orada hem sizin için, hem de rızıklarını temin edemeyeceğiniz kimseler için birçok geçim (sebep)leri yarattık. Hiçbir şey hariç olmamak üzere, (hepsinin) hazineleri bizim nezdimizdedir. Biz onları malum bir miktar dışında indirmeyiz.”[18]

 

Ancak hemen bu noktada, günlük hayatta sıkça karşılaştığımız bir meseleyi ele almamız gerekiyor: Bazı insanlar çalışıp gayret gösterdikleri halde, bekledikleri rızkın kendilerine bir türlü gelmediğinden şikayet ederken, bazıları da yarın endişesi ile yüce dinimizin yasakladığı bir kısım yollara tevessül ederek rızkını o şekilde temin etmeye yönelir.

 

İşte bu iki hayatî önem taşıyan noktanın tatmin edici açıklaması yapılmadıkça, rızık konusunda söylenenler çok anlamlı olmayacaktır.

  

Kimin Rızkı Ne Kadar?

 

Önce birinci şikayeti ele alalım:

 

“Hangimizin rızkının ne miktarda olduğunu veya olacağını kim tayin eder?” sorusu bu noktada son derece önemlidir. Bizler, Kur’an’ın bildirdiği her hususun mutlak hakikat olduğuna iman etmiş kimseler olarak, bu sorunun cevabını Kur’an’ın pek çok ayetinde rahatlıkla buluruz. Yüce Kitabımız, bu dünya hayatının ahiretteki ebedi hayatımızın mahiyetini belirleyecek olan bir imtihan salonu mesabesinde olduğunu bildirmektedir. Meselenin özü buradadır.

 

Bu imtihan esprisini aklımızdan bir an çıkaracak olursak, maddeyi ve parayı hayatın temeline yerleştiren bakış açılarının tuzağına düşmemiz işten bile değildir. En basitinden “falanca kişi şu işi yaptı, şu kadar kazandı; ben de aynı işi yaptığım halde niçin onun kadar kazanamıyorum?” sorusu aklımıza bir takıldı mı, sonrası -Allah korusun- kolayca geliverir.

 

İşte bu imtihan esprisi konusunda Yüce Rabbimiz bizi açıkça uyararak şöyle buyuruyor: “Andolsun, biz sizleri biraz korku, açlık, mallardan, canlardan, mahsullerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.”[19]

 

Şu halde “rızkı dilediğine daraltan ve dilediğine genişleten”[20] Allah Tealâ, bize şer ve olumsuzluk gibi gelen her olayda imanımızı, sabrımızı ve sebatımızı denemekte; sözümüzde ve amelimizde samimi olup olmadığımızı bizzat kendi kendimize göstermektedir.

 

Şunu da hatırdan çıkarmamak gerekir: Allah Tealâ kullarına asla zulmetmez. O’nun, rızkımızdan biraz eksiltmeyle bizi samimiyet testine tabi tutması -hâşâ- asla zulüm olarak vasıflandırılmamalıdır. Eğer olaya böyle bakıyorsak, imtihanın, imanın, ahiret inancının bizim için ne ifade ettiğini yeni baştan gözden geçirmemiz gerekiyor demektir.

 

“Her nefs ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olmak üzere şer (gibi gelen şeyler)le ve hayır (gibi gelen şeyler) ile deneriz. (Sonunda) bize döndürüleceksiniz.”[21]

 

Bu ayet, hayrın ve şerrin olayların bize görünen yüzünden ibaret olmadığını, bize hayır gibi gelen bir şeyin, imtihanı kaybetmemize sebep olarak bizim için zararlı bir sonuca yol açabileceğini; keza bize şer gibi gelen şeylerin de, imtihan şuurunun verdiği sebat ve direnç sonucunda bizim için hayırlı kapılar açılmasına sebep teşkil edeceğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

  

Yarın Endişesi ve Harama Yöneliş

 

Yukarıdaki ikinci meseleye gelince:

 

Herşeyin maddeye ve konfora endekslendiği günümüz dünyasında, maddiyat açısından başkalarından geri kalmamak, çoluk-çocugunu başkalarına imrenir duruma düşürmemek için dur-durak bilmez bir yarış ve koşturmaca içinde debelenen insanımız, zaman zaman bu yarışı kaybetmemek için yanlış yollara tevessül edebilmekte ve helal yoldan elde ettikleriyle yetinmeyip haramların kapısını zorlayabilmektedir.

 

“Bir ekonomik güvencem olsun, kimsenin kimseye faydasının olmadığı şu zamanda namerde muhtaç olmayayım” düşüncesi imtihan esprisini gözümüzden kaçırdığında, farkında olmadan hayatımızın dengesini bozmuş, o temiz fıtratımızı bulandırmış ve imanımızı zaafa uğratmış oluyoruz.

 

Oysa helal ve meşru yollardan ayrılmadığımız sürece bugün olmazsa yarın maksada nail olmak var:

 

“Ve size istediğiniz şeylerin hepsinden vermiştir ve eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz. Şüphe yok ki insan, elbette çok zalimdir, çok nankördür.”[22]

 

Ayrıca “Helal yoldan kazandığımla yetinmeye kalkarsam hayatımı devam ettiremem, evimin ve ailemin ihtiyaçlarını karşılayamam” diye düşünerek duadan ve ilahî yardımdan ümit kesmek, mümine yaraşır bir tutum değildir.

 

Yüce Allah müttaki kullarının özelliklerini zikrederken, “darlık zamanlarında da, bolluk zamanlarında da infak ederler”[23] buyurarak son derece önemli bir inceliğe dikkatimizi yöneltiyor. “Zaten elimde avucumda ne var ki, bir de infak mı edeyim!” diyerek şeytanın ve nefsin bizi aldatmasına izin vermemek gerekiyor. Zira takvaya ulaşmanın yolu darlıkta da bollukta da infak etmek oldugu gibi, maddi zenginliğe ulaşmanın yolu da yine infaktır.

 

Hiçbir çagdaş ekonomik teorinin açıklayamayacağı bu hakikati, Kur’an bize oldukça çarpıcı bir şekilde şöyle takdim eder: “Ey iman edenler! (Allah yolunda) infakı, kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pek adi, bayağı şeyleri vermeye yeltenmeyin. Bilin ki, şüphesiz Allah, herşeyden müstağnidir, hamdedilmeye asıl layık olan O’dur. Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emreder. Allah ise size kendisinden bir bağışlama ve bir bolluk vaadediyor. Allah, ihsanı geniş olan ve herşeyi hakkıyla bilendir.”[24]

 

Ne kadar ilgi çekici bir durum değil mi? Rabbimiz, kendi yolunda infakta bulunan kullarına, ellerindeki malların “en güzellerini” vermelerini emir ve tavsiye buyuruyor. Çağdaş ekonomi ve modern hayat tarzı ise, “elindekine sımsıkı yapış, sağ gözden sol göze fayda yok, düşenin dostu olmaz” gibi telkinlerle bizi infaktan alıkoyuyor.

 

Aslında bizi infaktan alıkoyan, yukarıdaki ayetin beyanına göre şeytandır ve o bunu yapmakla bizi iki şeyden mahrum bırakmış oluyor: Bağışlanma ve daha çok mala sahip olma...

 

Bu öyle bir devr-i daim ki, mümin cimriliğe sapmayıp sevdiği mallardan ne kadar çok infak eder ve elinde olanı ne kadar paylaşırsa, o kadar bağışlanacak ve maddi anlamda bolluğa kavuşacak. Serveti arttıkça da infakı ve bağışlanması artacak...

 

Tarih boyunca milyonlarca kere denenmiş ve hakikati idrak edilmiş olan bu Sünnetullah’ı kendi hayatında uygulamak isteyenler için ise her devirde yol açık...

  

Zengin-Fakir ve Denge

 

Biz ne yaparsak yapalım, Sünnetullah gereği yeryüzünde her zaman zenginlik de olacaktır, fakirlik de. Zira Yüce Allah sosyal dengenin kullar eliyle kurulmasını irade buyurmuş ve imtihan esprisi içinde zenginlerin mallarında fakirler için bir hak ve hisse takdir etmiştir. Zekât kurumu işte bu hak ve hisseyi emanetçisinden (zenginden) alıp esas sahibine (fakire) teslim için kurulmuş sosyal denge kurumlarından birisidir. Bunun dışında sadaka, karz-ı hasen yani mümin kardeşine güzelce borç verme, infak, vakıf gibi müesseseler, İslâm’ın insan hayatına başka hiçbir sistem ve medeniyette görülmeyen ölçüde verdiği değerin somut yansımalarıdır.

 

Zenginler cimrilik ve açgözlülük edip, sanki ellerinde bulunan rızkın kaynağı gerçekten kendileriymiş gibi servetlerinin üstüne kapanırlarsa, toplumda hırsızlıktan servet düşmanlığına ve çeşitli yanlış ideolojilerin yayılmasına kadar bir dizi hastalığa sebebiyet vermiş olurlar. Esasen “kimin malını kimden esirgiyoruz?” diye düşünecek olsalar, birçok şey düzelmeye başlayacak.

 

Evet; yoksul mümine yaraşan, çalışıp didinmeyi elden bırakmayarak kendisine takdir edilene şükrü eda ederek hayatını sürdürmek ve Allah Tealâ’nın fazl u kereminden istemektir. Ancak zengin mümin de, sorumluluğunun ne kadar ağır olduğunun, serveti arttıkça hesabının da zorlaşacağının idrakinde olmalı. Sosyal hayattaki denge, mal ve paranın zenginden fakire doğru (makul ve meşru ölçüler içinde) kaydırılması ile sağlanabilir ancak.

 

“Allah’ın, (fethedilen) memleketler ahalisinden peygamberine verdiği fey, Allah’a, peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Ta ki (bu mallar) içinizden zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın.”[25] buyuran Yüce Yaratıcımız, zenginlik ve servetin, tıpkı günümüzün çogu toplumlarında oldugu gibi sadece zenginler arasında dolaşıp duran ve böylece arttıkça azgınlaşan ve azdıran bir fitne olmasına razı olmuyor. Aksine, onların elinde bulunan mal ve servette ihtiyaç sahiplerine ait olan kısım verilmedikçe, bir “hak gasbı” ve “mal gasbı” olacağı uyarısında bulunuyor.

 

Allah Tealâ, varlıklı kimselerin ellerinde bulunan servetin ancak emanetçisi ve bekçisi olduklarını da şöyle haber veriyor: “Allah’a ve peygamberine iman edin, O’nun size vekâlet olarak verdiği (mallar)dan infak edin. İçinizden iman edip de infakta bulunanlar için büyük mükâfat vardır.”[26]

 

Bu ayet-i kerimede Allah Tealâ, ellerinde bulunanları kendi kabiliyet ve güçleriyle kazandıkları zehabına kapılmamaları konusunda zenginleri uyarmış ve verenin de, alanın da kendisi olduğunu başka bir çok ayette defalarda beyan etmiştir.

  

Özetle, zengin zenginliğine aldanarak azgınlaşmamalı, sahip olduklarının da bu dünya hayatı gibi gelip geçici olduğunu hatırdan asla çıkarmamalıdır. Ayrıca fakirlerin o malda bir hissesi ve hakkı bulunduğunu bilerek zekât, sadaka, infak gibi görevlerini ihmal etmemelidir. Buna karşılık fakir de, rızkın Allah Tealâ’nın kudret elinde bulunduğunu, onu dilediğine dilediği kadar vereceğini asla unutmamalı, vazifesinin ise harama ilgi göstermeden çalışmak, sebat etmek, Yüce Yaratıcı’nın sonsuz fazl u kereminden talepte bulunmak ve imtihada sabretmek olduğunu hatırdan çıkarmamalıdır.

 

Bütün bunların hayata gereği gibi yansıması ise, Yüce Dinimiz’in teşvik, tavsiye ve emrettiği şuurun, imanın ve yaşama biçiminin hayata geçirilmesi ile mümkündür.[27]

 

İmtihan Edildiniz (Menkıbe)

 

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) anlatıyor:

 

“İsrailoğullarından üç kişi vardı: Biri ala tenli, biri kel, biri de gözleri âma. Allah bunları imtihan etmeyi diledi. Bu maksadla onlara insan sûretinde bir melek gönderdi.

 

Melek önce ala tenliye gelerek,

 

“En çok neyi seversin?” diye sordu. Adam,

 

“Güzel bir renk, güzel bir ten verilmesini, insanları benden tiksindiren şu halin gitmesini!” dedi. Melek onun vücudunu meshetti; çirkinliği gitti, güzel bir renk, güzel bir ten sahibi oldu. Melek ona tekrar,

 

“Hangi mala kavuşmayı seversin?” diye sordu, Adam,

 

“Deveye!” dedi. Ona on aylık hamile bir deve verildi. Melek,

 

“Allah bunları sana mübarek kılsın!” deyip kayboldu ve kelin yanına geldi. Ona,

 

“En çok istediğin şey nedir?” diye sordu. Kel,

 

“Güzel bir saç ve halkı benden nefret ettiren şu halin benden gitmesini istiyorum” dedi. Melek, kelin başını elleriyle meshetti, adamın kelliği gitti. Kendisine güzel bir saç verildi. Melek tekrar,

 

“En çok hangi malı seversin?” diye sordu. Adam,

 

“Sığırı!” dedi. Kendisine hamile bir inek verildi. Melek,

 

“Allah bu sığırı sana mübarek kılsın!” diye dua etti. Sonra gözleri âma olan adamın yanına gitti. Ona da,

 

“En çok neyi seversin?” diye sordu. Adam,

 

“Allah’ın bana gözümü vermesini ve insanları görmeyi!” dedi. Melek onun da gözünü meshetti, Allah gözlerini iade etti; gözleri görmeye başladı. Melek,

 

“En çok hangi malı seversin?” diye sordu. Adam,

 

“Koyunu!” dedi. Ona hamile bir koyun verildi.

 

Derken deve ve sığır yavruladı, koyun kuzuladı. Çok geçmeden birinin bir vadi dolusu develeri, diğerinin bir vadi dolusu sığırları, öbürünün de bir vadi dolusu koyunları oldu.

 

Sonra melek, ala tenliye, onun ilk haline bürünmüş ala tenli birisi olarak geldi ve,

 

“Ben fakir bir kimseyim, yolda kaldım, yola devam etme imkânım yok. Şu anda Allah ve senden başka bana yardım edecek kimse de yok! Sana şu güzel rengi, şu güzel teni ve şu malı veren Allah aşkına bana bir deve vermeni istiyorum! Ver ki onunla yoluma devam edebileyim!” dedi. Adam,

 

“Olmaz; onda nicelerinin hakları var!” dedi ve yardım talebini reddetti. Melek de,

 

“Sanki seni tanıyor gibiyim! Sen daha önce ala tenli, herkesin kendisinden nefret ettiği fakir birisi değil miydin? Allah sana sıhhat ve mal verdi” dedi. Ama adam,

 

“Ben bu malı benden öncekilerden miras olarak aldım" diyerek onu tersledi. Melek de,

 

“Eğer yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin!” dedi ve onu bırakarak kel’in yanına geldi. Kendisine onun eski halinde kel birisi olarak göründü. Aynı şeyleri ona da söyleyip yardım istedi. Kel de, ala tenli gibi yardım yapmayı reddetti. Sahip olduğu şeyleri kendisinin elde ettiğini söyledi. Melek ona,

 

“Eğer yalancıysan Allah seni eski haline çevirsin!” deyip, gözleri âma olanın yanına vardı. Ona da kendisinin ilk haliyle gözleri görmeyen bir insan sûretinde gelerek,

 

“Ben fakir bir adamım, yolcuyum, yola devam etme imkânı kalmadı. Bugün, evvel Allah sonra senden başka bana yardım edecek kimse yok! Sana gözünü iade eden Allah aşkına senden bir koyun istiyorum. Ver ki yoluma devam edebileyim!” dedi. Âma cevaben,

 

“Benim de bir zamanlar gözlerim görmüyordu. Allah gözümü iade etti, fakirdim mal verip zengin etti. İstediğini al, istediğini bırak! Vallahi, bugün Allah adına her ne alırsan, sana zorluk çıkarmayacağım!” dedi. Melek de,

 

“Malın hepsi senin olsun! Sizler imtihan edildiniz. Allah senden razı oldu, diğerlerine gazap etti" dedi ve gözden kayboldu.[28]

 

 

 

وَآخِرُ دَعْوَانَا أَن الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

 


[1] Bakara 2/155-157.

[2] Hud; 11/7; Mülk; 67/2. Hud; 11/7; Mülk; 67/2.

[3] Teğâbün 64/11.

[4] Kalp Alemi, SiraceddinÖnlüer, Semerkand Yayınları, C.2, sf.35-37.

[5] Teğâbün 64/14.

[6] Ebû Nuaym, Hilye, 1/25; Müttakî-i Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 1/154; Hattâbî, Uzlet, s. 16; Sehâvî, Makasıd, s. 329; Irâkî, Tahrîcü Ehâdîsi’l-İhyâ, 2/34.

[7] İbn Ebû Şeybe, Musannef, 15/65; İbnü’l-Mübârek, Zühd, s. 271.

[8] Kitâbü’z-Zühd (Kulluğu Unutmadan Yaşama Sanatı), Beyhakî, Çeviri Enbiya Yıldırım, Hacegân Yayınları.

[9] Enbiya, 35

[10] Fecr, 15-16

[11] Secde, 21

[12] Araf, 168

[13] Buhârî, Merdâ, 3; Müslim, Birr, 45, vd.; Tirmizî, Cenâiz, 1

[14] Mâlik, el-Muvatta, Ayn, 8; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/157

[15] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/185, vd.

[16] Varlık ve Darlık İmtihanı, Mübarek Elhüseynî, Semerkand Dergisi, Şubat 2016.

[17] Hud, 6

[18] Hicr, 19-21

[19] Bakara, 155

[20] Bakara, 245

[21] Enbiya, 35

[22] İbrahim, 34

[23] Âli İmrân, 134

[24] Bakara, 267-268

[25] Haşr, 7

[26] Hadid, 7

[27] Ebubekir Sifil, Semerkand Dergisi, Temmuz 2001

[28] Ateşin Yakmadığı Âşık, 172-173-174, Buharî, Enbiya, 51; Müslim, Zühd, 1 (nr. 10).

 
Geçmiş Duyurular  Güncel Duyuru