GÜNÜN SÜNNETİ
"Her Bid’at Bir Yıkım"
Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki bu din asla kabul olunmayacak ve o ahirette ziyana uğrayanlardan olacaktır.”
(Âl-i İmran, 85)
Peygamberlere gönderilmiş bütün dinlerin Allah Tealâ indinde adı İslâm’dır. Cenab-ı Mevlâ ilk insandan itibaren peygamberleriyle çağrısını yinelemiş, hakikati yeniden göstermiştir. Fakat çoğu kez toplumlar bu ilahî çağrıyı değiştirmeye, hakikati gizlemeye çalışmışlardır. En son olarak da Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’i bütün insanlığa göndermiş ve şöyle buyurmuştur:
“Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide, 3)
Efendimiz s.a.v. de şöyle buyurmuştur:
“Sözün hayırlısı Allah’ın kitabı Kur’an’dır. Yolların en hayırlısı O’nun Rasulü’nün yoludur. İşlerin en kötüsü ise, dinde olmadığı halde sonradan ortaya çıkartılıp, dindenmiş gibi gösterilmeye çalışılan şeylerdir. Dinde olmadığı halde dine sokulmak istenen her bid’at sapıklıktır.” (İbn Mace)
Yukarıdaki ayet-i kerimede geçen “İslâm’dan başka bir din ararsa..” ifadesine dikkat etmek gerekir. Başka bir din aramak sadece İslâm dışındaki dinlere yönelmek değildir. Bazı hallerde kişi kendini İslâm dairesi içinde bilir, öyle zanneder. Fakat benimsediği anlayış, Allah muhafaza, onu bu kutlu dairenin dışına çıkartıverir. Efendimiz s.a.v.’in bid’at uyarısı tam bu badire içindir.
Bid’at, mana itibarıyla dinde olduğu halde din telakkisinden ya da dinî uygulamadan atılan veya dinde olmadığı halde dinde varmış gibi ihdas edilen her türlü unsurun adıdır ve her iki durum da Hak ve hakikatten sapmadır, reddedilmiştir.
Müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ve Sünnet-i Seniyye’nin onaylamadığı her şey reddedilmiştir. Yani dinimizin hedef ve gayesine ya da hükümlerine aykırı her türlü itikat, amel, örf-adet haline getirilen her şey bu kapsamdadır. Alimlerimiz bunları “bid’at-ı seyyie” olarak adlandırmışlardır.
Kitab-ı Mübinimiz’in ve Sünnet-i Seniyye’nin tasdikini alabilen; dinimizin hedef ve gayesine, hükümlerine aykırı olmayan yenilikler ise “bid’at-ı hasene” olarak değerlendirilir.
İslâm, Cenab-ı Hakk’ın kemale erdirdiğini ilan ederek Peygamberimiz s.a.v. vasıtasıyla tebliğ ettiği en son dindir. Hiç kimse onda ne artırma ne de eksiltme yapabilir.
Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur:
“Allah Tealâ (dine ekleme yapan veya eksilten) bid’at sahibinin ne orucunu, ne namazını, ne sadakasını, ne de haccını kabul eder. Umresini, cihadını, farzını ve nafilesini de kabul etmez. O kimse hamurdan kılın çıktığı gibi İslâm’dan çıkar.” (İbn Mace)
Demek ki bid’at zahiren küçük de olsa tesiri doğrudan imanadır. Nitekim Allah Rasulü s.a.v.’in dava arkadaşları ashab-ı kiram efendilerimiz, imanın muhafazası ve kalbin salâhı için bid’attan ve çoğu zaman onu takip eden nifaktan büyük bir hassasiyetle uzak durmuşlardır.
Kıldığımız namazların her rekâtında şu duayı tekrarlıyoruz: “Allahım, bizi doğru yola eriştir. O nimet verdiğin kimselerin yoluna… Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” (Fatiha, 5-7)
Yani Cenab-ı Mevlâ’nın kelamıyla istikamet üzere olmak, dosdoğru yoldan ayrılmamak için, nimet verilmişlerin yolunda yürüyebilmek için dua ediyoruz. Bir de “gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna” düşmemeyi ilave ediyoruz duamıza.
Sırat-ı müstakim üzere olmak, Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in pek çok kez buyurduğu gibi Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’den ayrılmamaktır. Her namazın her rekâtında bunu bir dua olarak tekrar etmemiz gerekiyorsa, demek ki bu tehlike zannettiğimiz kadar uzak değil. Nitekim tarihe bakıldığında insanların bir kısmı gönderilen peygamberlere inanmazken, diğer bir kısmı da inanmış, fakat sonra sapmışlar, dinlerini tahrif etmişlerdir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, bazı toplumların dinlerini nasıl bozduklarını ibret almamız için bizlere anlatıyor.
Bid’atlardan korunmak için istikamet üzere olmak, yine Fatiha suresinde işaret edilen kendilerine “nimet verilen kimselerin” yolunu izlemek gerekiyor.
Hz. Ömer r.a. şöyle buyuruyor:
“İstikamet, Allah Tealâ’nın emrettiği ve yasakladığı şeylerde dosdoğru hareket etmek ve doğru yoldan sapmamaktır.”
İmam-ı Rabbanî k.s. hazretleri de bir mektubunda şöyle nasihat ediyor:
“İnsan farklı şeylere alaka duyduğu ve bunlarla lekelendiği sürece (manevi nimetlerden) mahrum kalır. Kalpteki kirleri arındırmanın ve kalbi parlatmanın en etkili yolu, Peygamber Efendimiz s.a.v.’in sünnetine tabi olmaktır. Bunun özü de nefsin tutkun olduğu adetlerden kurtulmak ve kötü gelenekleri yok etmektir. Bu nimete erişene ne mutlu!”
Bütün İslâm alimleri bid’atlardan korunmak için Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışmayı, Allah Rasulü s.a.v.’in adımlarına sadakatle bağlamayı ittifakla zorunlu görmüşlerdir. Yine İmam-ı Rabbani k.s. şöyle buyuruyor:
“Efendimiz s.a.v.’in sünnetine ve onun dinine uyma nimetine erişen kimse ne kadar bahtiyardır! Bugün O’nun yolunu hak olduğunu kabul etmekle yapılan küçük bir iş, büyük işler mesabesinde kabul görür. Görmüyor musunuz, Ashab-ı Kehf ulaştıkları derecelere sadece bir iyilikleri sayesinde ulaştılar. O da, azılı Allah düşmanlarının istilası sırasında kalplerinde kökleşmiş iman nuruyla Allah düşmanlarından kaçıp hicret etmeleridir.
Nitekim bir savaşta düşmanın galip geleceği sırada askerin en küçük bir hareketi, barış zamanı daha büyük hareketlerin ulaşamayacağı düzeyde bir itibar görür. Bunun gibi, Efendimiz âlemlerin habibi olması sebebiyle, O’nun ümmeti de ona uydukları için sevilenler mertebesine erişir.”
Bazı bid’atler gözümüze küçük görünebilir. Ya da neticesinde bir hayır umuluyor olabilir. Fakat biz önemsiz görüyor olsak da her bir bid’at maneviyatımız açısından büyük bir yıkımdır. Elbette dininin koruyucusu bizzat Cenab-ı Mevlâ’dır. O zarar bizim imanımıza ve istikametimizedir. Öyleyse gayemiz ve çabamız, rikkatimiz ve dikkatimiz dosdoğru yoldan milim ayrılmadan yürümek olmalıdır.