GÜNÜN SOHBETİ
"DUA, TEDBİR, TESLİMİYET"
Allahü Teâlâ ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
‘’Bana dua edin, size karşılığını vereyim. Bana ibadet etmekten büyüklenip yüz çevirenler, muhakkak ki küçülmüş kimseler olarak Cehenneme gireceklerdir.”
Ayetin tefsirinde deniyor ki: Dua ibadetin iliği mesabesinde olduğu gibi, ibadet de duanın kabulünün şartlarındandır. Bu dua emri çok önemli ve dikkate değerdir. Burada önce insanın cüz'î iradesinin bir ifadesi ile cebr'in reddi vardır. Gerek ibadet manasına olsun, gerek sadece dua, ikisinde de istemek emredilmiş ve Allah'ın karşılık vermesi için kulun istemesi şart kılınmıştır. Hem öyle şart kılınmıştır ki şartın yokluğundan, şarta bağlanan şeyin yokluğu gerekeceğinden terkine "cehenneme girecekler" diye tehdit getirilmiştir…
Dua Allah’a yalvarmak, yakarmak, ihtiyaçları arz etmek, Ondan yardım istemek, Onu ululamak ve yüceltmek demektir.
Sözlükte “birisini çağırmak, birisinden bir şey istemek, birisini bir şeye sevk etmek, niyaz, nida, yalvarış, namaz, salâvat” gibi anlamlara gelen“dua” kelimesi, kavram olarak “kulun, Allah Teâlâ’dan, talepte bulunması, bir şey dilemesi” manasında kullanılır.
Bütün ilâhî dinlerin en temel ve hassas ibadetlerinden biri de duadır. Esasen dua, insanda fıtrîdir. Üstün bir varlığa inanan her insan, şu veya bu şekilde dua eder. Her insan zorlandığı, üstesinden gelemediği bir durumla karşılaştığında, inandığı üstün varlığa sığınır, ondan yardım bekler.
Cenab-ı Mevlâ insanoğlunun bu özelliğine şöyle işaret buyuruyor:
“İnsana bir darlık dokunduğu zaman; yanı üzere yatarken, otururken yahut ayakta bize yalvarır. Ama biz onun sıkıntısını giderince sanki bize yakaran o değilmiş gibi davranır.”
Evet; sıkıntılı anlarda Allah’a yalvarıp dua etmek, sadece imanı kâmil ve dinî hassasiyeti yüksek insanlara has bir durum değildir. Hatta çeşitli şekillerde Allah’a ortak koşanlar da böyle zamanlarda O’na yönelir ve dua ederler.
Dua fıtrîdir demiştik. O kadar fıtrî ki, imanı en zayıf olanlar bile dua ile gönüllerinde bir ferahlık ve rahatlama hisseder. Sıkıntılarının son bulacağına ümidi artar. Bu yönüyle dua, insanın ruhu için şifa, bunalımlara karşı bir kalkan gibidir. Günümüzde dünyanın birçok yerinde müşahede edildiği gibi, dua etmeyen toplumlar da ruhen çökmüş toplumlardır.
Hiç şüphesiz, dinî hassasiyeti yüksek bir Müslüman için dua, insan psikolojisine olumlu etkilerinin çok ötesinde manalar taşır. Mümin bilir ki, darlık veya genişlik zamanlarında Cenab-ı Mevlâ’ya gönülden yapılan dua, gelmiş olan sıkıntıları gideren, gelmemiş olanların da gelmesine mani olan bir vesiledir. Dua, kulluğun ta kendisidir, dinimizin temel direklerinden biridir. Müminin silahıdır. Kulu Rabbi’ne bağlayan bir köprüdür.
O, Kendisinden İsteyeni Sever
Mümin bilir ki, “insan” olarak, “kul” olarak acizdir, muhtaçtır; gücü ancak istemeye yeter. Bilir ki Yüce Yaratıcı “Ğanî”dir, lütuf, kerem ve ihsan sahibidir, cömerttir. Ve yine bilir ki, yöneldiği Rabbi, bu yönelişi sever, kendisinden istenmesinden hoşnut olur. Kendisinden istiğna edilmesinden, kendisine muhtaç olunmadığı anlamına gelecek tavırlar sergilenmesinden ise hoşlanmaz, gazaplanır...
Duanın mümin kulun hayatındaki önemini, “Dua ibadetin ta kendisidir.” ve “Dua ibadetin özüdür." buyurarak özetleyen Peygamber Efendimiz (s.a.v), kulun duasının Yüce Allah nezdindeki önem ve anlamını da şöyle ifade eder:
“Kim Allah'tan dilekte bulunmaz, istemezse, Allah ona öfkelenir.”
“Allah'ın fazl-u kereminden isteyin. Zira Yüce Allah, kendisinden istenmesini sever.”
Hikmet ehli bir zat demiştir ki: "Allah Teâlâ'nın dostlarının üç güzel sıfatı vardır:
1. Her hususta Allah Teâlâ'ya tevekkül edip O'na güvenirler.
2. Her hususta kendilerini Allah'a karşı muhtaç, aciz bilirler.
3. Her hususta Allah Teâlâ'ya müracaat ederler."
Dua Kulluğun Ta Kendisidir
Kur'an-ı Kerim, birçok surede peygamberlerin dualarını nakleder. Sanki Rabbimiz, nebilerin dualarına özellikle dikkat çekiyor gibidir. Diğer taraftan hangi hadis kitabına baksanız, Efendimiz (s.a.v)’den nakledilen yüzlerce dua görürsünüz. Sahabilerle ilgili anlatımlarda da böyledir. Sanırsınız ki, onların sözlerinin neredeyse tamamı duadan ibaret.
Dua kitapları ve hadis kaynakları, Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) kalkarken, yatarken, elbisesini giyerken, evden çıkarken, eve girerken, yerken-içerken, kısaca her an için yaptığı bir duayı aktarırlar. Hayatı duadan ibaret. O bir dua peygamberi. Onun kurduğu medeniyet de bir dua medeniyeti.
Yaratıcı ile kul arasındaki bu iletişimin mahiyetini ve önemini, hadis kitaplarımızdaki “Deavât” bölümleri ile dua konusunda ulemamız tarafından “ed-De'avât”, “el-Ezkâr” adıyla yazılmış müstakil kitaplarda yer alan hadis rivayetlerinin çeşitliliği en çarpıcı biçimde gösterir.
Bütün bu rivayetlerde küfürden korunup, iman ve hidayet üzere bulunmayı istemek için okunması tavsiye buyrulan dualardan tutun, tuvalete girerken-çıkarken, abdest alırken, yatağa girerken, yolculuğa çıkarken, eve dönerken, alışverişe başlarken, namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetleri ifa etmeden önce ve ifa ettikten sonra, bir bela ve sıkıntı ile karşılaştığımızda, ondan kurtulduğumuzda, rızık istemek için, borçtan kurtulmak için, hastalandığımızda ve hastalıktan kurtulduğumuzda, elbise giyerken, yemeğe başlarken ve sofradan kalkarken, nikâhlanırken, misafirliğe gittiğimizde, gece karanlığı bastırdığında, sabaha çıktığımızda, korktuğumuzda, sevindiğimizde, gamlandığımızda okunacak dualar, adeta ömrümüzün her anını ve günlük hayatımızın her safhasını, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Yüce Yaratıcı'nın yanı başımızda bulunduğu hissi ile yaşamamızın yolunu, yöntemini gösterir.
Yüce Allah Kur'an'da bize “şah damarımızdan daha yakın” olduğunu haber verir ve şöyle buyurur: “Dua eden bana dua ettiği zaman, onun duasına karşılık veririm.”
Resulullah (s.a.v) Efendimiz, müminin günlük hayatında Allahu Teâlâ ile irtibatını sağlayan duanın yerini vurgulamak için şöyle buyurur:“Sizden her biriniz, Rabbi’nden bütün ihtiyaçlarını istesin. Hatta ayakkabısının bağı koptuğunda onu bile istesin!”
“Ey Habibim de ki; duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” ayeti, Hak Tealâ katında insanın gerçek değer ölçüsünü ifade etmekte. O halde en kıymetli insan, en güzel dua eden, en çok yalvaran, gözyaşıyla niyaz edendir. İki Cihan Serveri Efendimiz (s.a.v) adeta her adımda yaptığı dualarla o değere ulaşmada bize örneklik yapmış olmuyor mu?
Günahtan korunmuş olduğu halde sabahlara kadar, ayakları şişinceye kadar namaz kılan, sonra da ağlayarak dua eden bir peygamberimiz var. Her gün yüz defa İstiğfar eden bir peygamber. Her anı dua için fırsat bilen bir peygamber (s.a.v).
Efendimiz (s.a.v.) “Kulluğun özü duadır, dua kulluğun ta kendisidir” buyurmuştur. Aslında kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar, kurbanımız, zekâtımız da birer duadan ibaret. Namazın Arapça aslı olan “salât” kelimesi, sözlük anlamı itibarıyla dua demektir. Belirli zamanlarda, belirli şekillerle yapılan özel bir dua.
Yani ameller fiilî dualardır. En geniş anlamıyla ibadet, acziyetin idraki, Allah'ın himayesini, rahmetini, O'nun sevgisini, rızasını talep etmek demektir. Bu duyguyu yansıtmayan bir secde ne işe yarar ki?
Dua ve Tedbir
Duadan söz ederken, günümüzde çok yaygın olan bir yanlış anlayışa da değinmek gerekir: Dinimizin bizden istediği dua, ihmalkârlık ve tembellik yapıp, her şeyi Allah’tan beklemek değildir.
Allahu Teâlâ her şeyi bir sebebe bağlı olarak yaratmakta, nimetlerini bu sebeplerin arkasından göndermektedir. Allah’ın bahşettiği güç ve iradeyle sebep ve tedbirlere yapışmadan yapılan dua kabul olunur mu? Buna dua değil, temenni demek daha doğru değil midir?
Arzulanan hayırlı sonuçlara ulaşmak için kulun elinden geleni yapması, yani “fiilî dua” asla ihmal edilmemesi gereken bir dua türüdür. Nitekim bir haberde: “Çalışmadan dua eden, silahsız harbe giden gibidir.” denilmiştir.
Tarlasında güzel ekin isteyen bir kimseye düşen ilk iş, tarlayı temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, peşinden de gerekli sulamayı yapmaktır. Bundan sonrası elini açıp hayırlısını istemek zamanıdır. Bunları yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolaşsa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasında ekin değil, ancak diken biter.
Tedbir ve sebeplere sarılma konusunda, şu ölçüyü de gözden kaçırmamak gerekir: Sebeplere sarılmak kulun vazifesidir; ancak sonucu yaratacak olan yine Cenab-ı Mevlâ’dır. Eğer O dilerse, bize sebepsiz gibi görünen bir şekilde nice sonuçlar da yaratabilir. O hâlde çalışıp gayret etmeli, bu gayret sırasında ve sonrasında Cenab-ı Mevla’ya gönülden dua etmelidir. Eskiler, “gayret bizden, tevfik (yardım ve başarı) Allah’tan” derken bu ölçüyü ne güzel anlatırlar!...