GÜNÜN SOHBETİ
"En Güzel Örnek Hz.Peygamber (s.a.v)"
Alemlere rahmet Peygamber Efendimiz (s.a.v), Allah için sevme ve kızma konusunda da bizler için her konuda olduğu gibi güzel örnek olmuştur. Onu tanımadan bu işte muvaffak olmak mümkün değildir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) Allah (c.c) için sevmenin nasıl olacağını şöyle açıklamıştır:
“Kendin için sevdiğin ve istediğin bir şeyi, insanlar için de sevmeli ve istemelisin. Kendin için kötü gördüğün ve istemediğin şeyleri insanlar için de kötü görüp istememelisin. İşte Allah için sevgi böyle olur."
Allah (c.c) için sevmek, O'nun sevdiği şeyleri sevmektir. Allah (c.c) için kızmak da O'nun sevmediği, gazap ettiği ve lânetlediği fikir ve fiillerden kaçmaktır. Kalbinde bu hale ulaşan insan, geçek imanı elde etmiştir. Çünkü bu hal gerçek muhabbet ve ihlâsın meyvesidir.
Taberânî, Abdullah b. Amr’dan (r.a) Resûlullah'ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet eder:
"Sizden biriniz, hiç sapmadan hevâsı (arzusu) benim getirdiğime tâbi olmadıkça iman etmiş olmaz.”
İnsanın kâmil anlamda ve istenildiği şekilde mümin olabilmesi için, Resûlullah’ın (s.a.v) getirdiği emir, yasak ve buna benzer hususlara tam bir muhabbetle tâbi olması, emrettiklerini sevmesi ve yasakladıklarından nefret etmesi gerekir.
Nitekim bu husus Kur’ân-ı Kerîm'de birden çok yerde açık biçimde ifade edilir:
"Hayır, Rabb’ine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”
"Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Herkim Allah ve Resûlü'ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığı düşmüş olur.”
Sahîhaynde sabit olduğuna göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Sizden herhangi biriniz, ben ona kendi canından, çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça gerçekten iman etmiş olmaz. "
Mümin bir kimse, Resûlullah'a (s.a.v) duyduğu muhabbeti bütün mahlûkattan üstün tutmadıkça gerçek anlamda mümin olamaz. Çünkü elçiye duyulan muhabbet elçiyi gönderene duyulan muhabbete tâbidir.
Geçerli olan muhabbet, sevilen kişinin sevdiklerini sevmede ve hoşlanmadıklarından nefret etmede ona tâbi olmayı ve uygun hareket etmeyi gerekli kılar.
Başka bir âyet-i kerimede ise şöyle buyrulur:
"(Resulüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”
Hasan-ı Basrî (rh.a) bu âyet-i kerime ile ilgili olarak şunu nakleder: "Sahâbe-i kirâm Resülullah’a (s.a.v),
‘Ey Allah'ın Resûlü! Bizler Allah Teâlâ'yı büyük bir muhabbetle seviyoruz, Allah da kendisini sevmek için bir alâmet koymaktan hoşlanır (bize bir alâmet bildirse)’ dediler.
Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.”
Allah ve Resûlü'ne Duyulan Gerçek Muhabbet
Her kim Allah ve Resûlü’nü gönülden ve sadık bir muhabbet ile severse; bu sevgi ona Allah ve Resûlü’nün sevdiklerini kalpten sevmeyi, Allah ve Resûlü'nün çirkin gördüklerini çirkin görmeyi, Allah ve Resülü'nün razı olduğuna rıza göstermeyi, Allah ve Resûlü'nün kızdıklarına kızgınlık göstermeyi gerekli kılar. Ayrıca vücudunun bütün organlarıyla bu muhabbet ve nefretin gereklerine göre davranmayı da gerektirir.
Eğer bedeninin herhangi bir organı ile buna aykırı bir harekette bulunursa; Allah ve Resûlü'nün çirkin bulduğu (kerih gördüğü) bir şeyi işlerse, ya da gücü yettiği halde Allah ve Resûlü'nün sevdiği bir şeyi terkederse, bu durum onun için gerekli olan muhabbetin eksik olduğuna delâlet eder. Bundan tövbe etmesi ve üzerine vâcip olan muhabbeti kemale erdirmesi gerekir.
Ebû Yakub en-Nehrecûrî şöyle der: "Her kim Allah'ı sevdiğini ileri sürer, fakat Allah'ın emrine uygun hareket etmezse, onunki bâtıl bir iddiadır. Allah'ı sevip de O'ndan korkmayanlar aldanmış kimselerdir."
Yahya b. Muâz er-Râzî şöyle der: "Allah Sübhânehû ve Teâlâ'yı sevdiğini iddia eden, fakat O'nun hududunu muhafaza etmeyen kişi sevgisinde sadık değildir."
Bütün isyan ve günahlar, insanın nefsinin arzularını Allah ve Resülü'nün sevgisinin önüne geçirmesinden kaynaklanır. Nitekim Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm'de değişik yerlerde hevâlarına tâbi olmakla niteler:
"Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez."
Aynı şekilde bid'atların kaynağı da, hevâyı dinin emirlerinin önüne geçirmektir, işte bu yüzden bid'at ehline hevâ ehli denilmiştir. Günahların durumu da böyledir. Bunlar da, hevâyı Allah sevgisine ve O'nun sevdiği şeylere üstün tutmak sebebiyle işlenir.
İnsanlara karşı duyulan sevgi de böyledir. Bu hususta vâcip olan, kişileri sevmedeki ölçünün Resûlullah'ın (s.a.v) getirdiklerini sevmeye tâbi olmasıdır. Bu yüzden mümin kişinin; Allah'ı, Allah'ın sevdiği melekleri, nebî ve resulleri, sıddîkları, şehidleri ve sâlih kimseleri genel anlamda sevmesi vâciptir. Bundan dolayıdır ki bir kimseyi sırf Allah için sevmek ve genel anlamda Allah düşmanları ve O'nun çirkin bulduğu kimselere dostluktan uzak durmak, imanın tadını almış olmanın alâmeti sayılmıştır. Böylelikle din bütünüyle Allah Teâlâ'ya tahsis edilmiş olur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurur ki:
"Her kim Allah için sever, Allah için buğz (nefret) eder, Allah için verir ve Allah için vermekten uzak durursa, imanını kemale erdirmiş olur.”
Vüheyb b. Verd şöyle der:
"Bize ulaştığına göre -Allah (c.c) en doğrusunu bilir- Musa (a.s) şöyle demiştir:
Yâ Rabbi, bana tavsiyede bulun! Buyurdu ki:
'Sana muhabbetimi tavsiye ederim.'
Bunu üç defa tekrar etti. Üçüncüsünde şöyle buyurdu:
'Sana muhabbetimi tavsiye ederim. Bir işle karşılaştığın zaman, benim muhabbetimi her şeyden üstün tutmalısın. Her kim böyle yapmazsa onu temize çıkarmam ve ona merhamet etmem."